
İnsanlar yaşlandıkça yüklendikleri nesneler çoğalıyor demiştim geçenlerde bir yazımda.
Yaşlanmak seneleri kapsayan bir kavramsa eğer bu tanımlamam da bir eksilik olduğunu düşündürdü bugün bana Nehir. “Gün geçtikçe” tanımlaması daha mı uygun ne?
Birçok çocukta olduğu gibi Nehir’de de bir battaniye takıntısı var. Hani şu Simpsonslar’daki Lucy miydi, yoksa Maggie’mi, aynen onun gibi.
Ortalıkta battaniyesini yerlerde sürüyerek dolaşan çocukların yalnızca çizgi dizilerde olmadığını anlamam için Nehir’in yürümeyi tam anlamıyla becerebilmesini beklememiz gerekti. İlk günlerde bedenini taşımak bile başlı başına meşakkatli bir işken peşe bir de battaniye takılamıyor tabi. Meğer çocuğun böyle bir özlemi varmış. Bir zaman geldi, Nehir’i peşi sıra battaniyesini sürükler bulur olduk.
Sonra bir gün komşu kızı ile battaniye için çekiştiler, havayı çığlıklar doldurdu.
Dolaptan bir battaniye daha çıkardım.
Battaniyelerine sarılıp uyuduğu için üstü açık kaldığından bir battaniye daha çıkardım.
Sonra yaz geldi, ayrılamadığını fark ettiğimden battaniyeleri kaldırmadım, ek olarak pike çıkardım.
Sonra benzer nedenlerle bir pike daha.
Sonra bir gün bir baktık, uyudu diye bıraktığımız ama aslında uykuyu tam tutturamamış küçük insan tüm battaniyeleri, pikeleri toplamış, minicik elleri arasında der top etmiş salon kapısında duruyor.
Bu toplama huyu battaniyeler ve pikelerle de sınırlı kalmadı işin kötüsü.
Uyku mayasının tutmadığı bir diğer gün de bugündü. Eşikte beliren Nehir’in elinde bir pike, bir masa örtüsü ve bir battaniyeye ek olarak çok sevdiği yumuşacık köpeği ve bir de tenis topu vardı. Topu fark etmek zor olmadı, boing boing boing bong bong bong.
Uyurken battaniyelerin köşelerini iki eli ile ovuşturmak türü bir eylem içinde sürekli bu çocuk. Hani böyle argoda “para” anlamına gelen bir el işareti vardır ya, baş parmak ile işaret parmağı birbirine sürtülür. İşte öyle yapıyor örtü kenarları ile. Köşeyi buldu mu da duruyor, uzun uzun orayı işliyor. Hani tüm hedef köşeyi bulmakmış gibi. O esnada onu emziriyor olduğumdan yakın takipteyim. Her iki -3 uyutmada bir bir türlü doyuramadığım merakıma yenilip ben de örtü kenarı ovuşturmaya başlıyorum, onun aldığı tadı almıyorum. Bırakıyorum. Tuhaf bir zevk. Mutlaka açıklaması olmalı. Ben kendi kendime bir çıkarım da bulundum aslında…
Benim kızım “dokunsal”.
“O da ne?” diyeceksiniz. Gerçekten, o da ne?
Bu çağrışımı “Çoklu Zeka” kuramına borçluyum. Kuramın dahilinde 8 ana kategori olsa da hiç birinin adı “dokunsal” değil belirterek.
Ancak dokunmaya olan eğilimin dahil olduğu bir ana başlık var. Neyse ana başlıklara bakmadan alt başlıklara geçmeyelim. Bir de “Öncelikle Çoklu Zeka kuramı nedir ki?”derseniz de (ki bir kısmınız duymuşsunuzdur) Milli Eğitim Bakanlığının son birkaç yıldır büyük bir ileri görüşlülükle müfredata adapte etmeye çalıştığı bir kuram diye başlamakta fayda var derim.
“Süremiz kısıtlı, 2-3 cümle ile açıkla,” derseniz de, şöyle özetleyeyim:
Hani bizler ortaokulda- lisedeyken sınıfın en zeki çocuğu olarak matematikte en iyi olan gösterilirdi ya, artık öyle değil. Sadece yabancı dil dersinde başarılı olan çocuğun da zeki olduğunu keşfettik artık, resim dersinde başarılı olanın da ve veya diğer konular da başarılı olanların da….
Oh be sırtımdan yük kalktı. Ben bir matematik fakiriyim çünkü.
Not: Eşim yazılarımın en önde gelen müdavimlerindendir. Tek uyarısı “kısa yaz Binnur, daha kısa,” olsa da anlatacak bu kadar çok şey varken ne mümkün?. En iyisi bu yazıyı birkaç parçada yayınlamak. İsteyen kalanını aşağıdaki posttan okumaya devam eder.
