11.8.06

(yukarıdaki emzirme üzerine yazıya kaldığım yerden devam ediyorum)

Telaffuz etmek bile istemeyeceğim iki kelimeye sıra geldi: Bebek ölümleri.

Bir ara, esasen 1860larda, Manchester’da büyük bir kıtlık olmuş, anneler çocuklarına tarımsal veya hayvansal ürünler veremez olmuşlar, verebildikleri şey kendi sütleriymiş. Sonuç inanılmaz: Bebek ölümleri % 50 azalmış. Kısaca her şey sussun rakamlar konuşsun.

Geçen yüz yıl biliyorsunuz tüketim toplumu diye bir kavram ile tanıştık. Bu kısaca daha çok nesneye ihtiyacımız olduğuna inandırıldığımız ve ihtiyaçlarımızı karşılamak için ana da -baba da (hatta ne yazık ki kimi ailelerde çoluk çocuk herkes) çalışmalı diye özetlenebilir.

Üretime herkes katkıda bulunacak ki üretilen onca mal hep beraber T.Ü.K.E.T.İ.L.S.İ.N.

Bu durumda tüketim toplumunun ana ile bebek arasına soktuğu en büyük düşman, biberon, meydana çıkıyor…E tabi hazır mama diye bir şey de.. Aslında yanlış anlaşılmasın, mamalara “tukaka” demek değil niyetim. Faydasını ben de çok gördüm. Ancak bazı şeyler yan araçlardır, amaç değil.

Neden sonra, ve neyse ki birileri kafayı ayıyor ve diyor ki, anne sütünün önemi her fırsatta vurgulansın.
Hani nasıl sigara paketlerinin üzerinde “öldürür” yazıyor ya, artık mama reklamlarında da “anne sütü bir bebek içine en iyi besindir (esaseeeeen)” türü şeyler görüyorsunuzdur.

Ancak yine de, ve yine de ve ne yazık ki toplumun aşamadığı, takılıp kaldığı noktalar var.

Geleneksel tıbbın tutumunu yavaş değiştirmekte olduğunu iddia eden bir araştırma okudum, şöyle diyor: Ana sütünün yararlarının 6–9 ay veya 1 yılda bittiği üzerine mevcut statükoyu bilimsel araştırmalar zorluyor.

BU cümle biraz sıkıcı aslında. Daha ele gelir laflar da var… Örneğin toplumun yukarda belirtilen sürelerden fazla emziren annelere karşı hafiften kınar tavrının ne kadar da yanlış bir sosyal şartlanma olduğuna dair. Bir tanesi beni anlatıyor. “ Bir yıldan fazla bebeklerini emziren anneler bu konuda ketum davranmaya başlıyorlar, hatta bu bilgiyi bebeklerinin veya kendilerinin doktorlarına bile söylemiyorlar…

Bu lafa tam destek veriyorum. Emziriyorum, ama çoğu yerde bilir bilmez kinayeli bir lafla karşılaşırım da sinirlenirim diye bunu açıklamak istemiyorum. Böylesi bir durumu “hamile iken evde kedi var “ konusunda da yaşadım. Bazı meselelerde insanımızın söyleyeceği çok şey var nedense. (biliyorsunuz, kedi ve toksoplazma)

Bu durumlarda kabahat işlemiş de suçluymuş gibi davranmaktansa, araştırıp soruşturup çevre denen yüce hakimin karşısına elimde “bilir kişi “raporu ile çıkmayı tercih ediyorum. Tokso konusu için şu yazımı okuyun, ancak özet isterseniz, nasıl her köpek kuduz demek değilse her kedi de her an tokso taşır diye bir şey yok, ayrıca toksoplazma geçiriyor olsa bile o anda, kedinizden size geçme ihtimali bu meredin, salatanızdan size geçme ihtimalinden daha düşük.
Neyse, süte dönelim.

Yukarda bahsettiğim araştırma ( Texas A&M Üniversitesi mensubu Dr. Katherine A.Dettwyler diye bir hemcinsim tarafından yapılmış- kendisi Beslenme ve Antropoloji konusunda profesör asistanıymış – sanırım yardımcı doçent gibi bir şey) dahilinde çok hoş veriler buldum… Kendimi doğru yolda hissediyorum iyice.

Nedir diyeceksiniz. Öncelikle dilimize ancak uçuş terimi olarak giren “infant” kelimesinden bahsetmek gerekiyor. Infant özetle bebek demek, hani şu 24 aya kadar olan çocukların bebek sayılması ve annelerinin kucağında uçması gerekliliğinden bahsediyorum.

Ancak infant bunun da ötesinde gerçekten bebek demek bence. Uçsak da uçmasak da ve evlat yürüyor ya da koşuyor da olsa minimum 24 aya kadar bebek sayılmalı. Bebek dediğiniz şey sadece kucakta duran bir evlat değildir yani.

Ancak söz konusu araştırma benim bebek kavramımı biraz daha öteye taşıdı. 2,5- 3 yaş…

Denilen o ki doğum ile ilk öğütücü dişlerin çürüme zamanı arasına bebeklik deniyor. Primatlarda sütten kesme dönemine bakıldığında bebeklik dönemi bitişi olan ilk çürüme zamanını görüyoruz. Ancak bu durum insanlara uygulandığında biraz uçuk bir durum ortaya çıkıyor. 5,5- 6 yaş. Kimse buna söz veremez.

Ancak araştırmanın değindiği diğer nokta daha kabul edilir. “…veya bebek doğum ağırlığının tam 4 katına ulaştığında, ya da canlının gebelik süresinin tam 4 katı zamanda ”

Demin sayılar konuşsun demiştik.

Bu durumda 9 çarpı 4= 36 ay, bir diğer deyişle 3 yaş.

Bir arkadaşım ebe. Kızını 36 ay emzirdiğini söylediğinde benim bile gözlerim yuvalarından uğramıştı. Demek bir bildiği varmış.

Ancak ben yine de bu kadarına söz veremem. Ayrıca küçük bir paket gibi kucağınızda tuttuğunuz bebeğinizi emzirmek şüphesiz daha kolay. Yaş ilerledikçe kollar bacaklar büyüyor ve kucağınızdan sarkan koca şeyin bir bebek mi yoksa yavaş yavaş bu kucaktan uzaklaşması gereken bir çocuk mu olduğu konusunda, tüm araştırma- soruşturma ve kararlılığınıza rağmen, biraz kafanız karışıyor.

Her neyse. Madem 3 yaş hesaplaması fazla geldi, kilo hesaplaması mevzuuna geçelim o halde.

Nehir 3650 gram olarak doğdu. Yani 13,5 kilo civarına geldiğinde süt meselesini halledebilirim. BU da tahminen benim hesap ettiğim zamanlara denk gelir. 2 yaşını bitirirken bu kilo civarına ulaşıyor olması lazım kızımın.

Ama ne yazık ki Türkiye’de dünyaya gelen çocukların yalnızca % 5’ i ilk dört aydan sonra da ana sütü denen mucizeden faydalanabiliyor…İşin kötüsü bebekler ilk 4 ayda hayatlarının en hızlı büyüme oranının gerçekleştirerek ağırlıklarını en fazla 2’ye katlarlar ….

Biliyorum, bazı şeyler duygu ve içten gelme ile alakalıdır. Sayılar işe bu kadar karışmamalı, veya soğuk ismi ile “bilim“. Ancak sosyal şartlanmalar, sanayi devrimi, tüketim toplumu derken içgüdülerimizin bir kısmı çoktan yarı yolda düşüp kaybolmuş gibi gözüküyor.
Doğamın kaybettiğim yanını sayılar sayesinde geri kazanmaya çalışıyorum kısaca.

Bilmem kızım ve kendim için çok şey mi istiyorum?



Resim not: Lord Frederick Leighton, Mother and Child, (Cherries) 1865

Posted by Picasa

No comments: