4.1.10
Kar daha güzel çünkü...

Pencere önünde dalgın dalgın dururken havada uçuşan beyaz bir şeyler farkettim. Dalıp gitmenin o güzel odaksızlığını, odaklanmasızlığını silecek kadar özgür ama acelesiz beyaz şeyler.

Kar.

Tek tek, hür ve kendi başlarına buyruk taneler.

Biri oraya uçuyor, biri buraya... Düzensizlik nasıl bu kadar güzel olabilir?

İnsanlara benziyorlar aslında. Hedef belli. Hepsi toprağa karışacak, ama öncesinde biraz sağa biraz sola gönüllerince uçacaklar, az biraz fark yaratacaklar, yağmur damlaları gibi bodoslama yeri boylamayacaklar. Ve işte bu yüzden çok sevilecekler.


Not: Üstelik her bir kartanesi zaten eşsizdir, oluşum ve şekil itibariyle.
 
posted by Binnur A. Ö. at 16:15 ¤ Permalink ¤ 0 comments
Gerçekten de Zevkliymiş bree.....

Manevi içerikli rivayetlere göre her iki omzumuzda konuşlanmış toplamda 2 adet meleğimiz bulunmaktaymış. Bunlardan biri yaptığın iyilikleri, diğeri de kötülükleri not etmekteymiş.

Bana sorarsanız, tam da başımızın tepesinde oturan bir üçüncü meleğe daha sahibiz biz.
Bu melek yemeyip içmeyip sizi takip ediyor ve ağzınızdan çıkan kelime silsilelerinin dahilinde acaba bir adet "hayatta" kelimesi geçmiş mi ona bakıyor gibime geliyor.

"Hayatta" derken "katiyen" anlamında...

Çok denedim, hayatta yapmam diyip de yapmadığım bir şeycik - ulen bir şeycik olsun!- olmadı.

Bu hayattalardan sonuncusu neyseki temelde yapıcı bir hobiye sarfedildi.

3 gece evvel kızım ve babası sadece ve sadece 200 parçalık bir -hediye edilmiş- yapbozun çevresinde madden olmasa da ruhen didişip dururlarken sarfettiğim cümle şöyleydi:
"Hayatta kendimi öyle bir sıkıntıya sokamam."

Ne mi oldu? Bunu kafamın tepesinde oturan 3. melek elbette duydu ve ellerini ovuşturarak işe koyuldu.

El ayak çekildikten sonra sehpa üzerinde ancak dış çevresi tamamlanmış bir halde beni bekleyen yapboza doğru yaklaştım yaklaştım yaklaştıııım ve son parçasını da yerleştirip uzaklaştım....

Üzerinde 3 sevimli kedinin konuşlandığıve tarafımca tamamlanmış bu yapbozla beraber ben artık yeni bir insandım: bir yapboz sever...

Ertesi sabah kalkar kalkmaz (cünkü yapbozu tamamlayım derken biraz geç yattım) ilk yaptığım iş internette yapboz avına çıkmaktı.

Gözüme kestirdiğim ve sık kullanılanlara attığım bir kac yapbozu isteme ve bekleme sürecine katlanamayacağımı anlayıp gün içinde bir oyuncakçı dükkanında aldım soluğu.

Şu an evimizin baş köşesinde, yemek masasının üzerinde, dış çevresi tamamlandı tamamlanacak şekilde beklemekte olan 1000 parçalı bir yapbozum bulunmakta.

Bu gibi durumlarda teşpihte hata olmaz ama aklıma şu ünlü sokak deyişi geliyor:
"Milyonlarca sinek yanılmış olamaz......... .......... ............"


Not: Bittiğinde70'e 50 lik boyutlarda bir tablom olmuş olacak. Paspartulattığında daha da geniş tabi. Hiç bir zaman sevdiğim ressamların eserlerinin gerçeğini alabilecek akdar zengin olacağımı sanmıyorum. Öte yandan şeytanın bacağını kırıp olsam bile sevdiğim eserlerin bir çoğu müzelerin, dolayısıyla halkın malı olacak (eh bu da iyi birşey tabi)...

Reprodüksiyona gelince ağzımda hafif bir metal tadı bırakıyor bu kavram. Ama yapboz olunca iş başka. İşin içine emek karışıyor ve ağzımdaki metal tadını siliyor.

Yapbozum Monet'den Gelincik Tarlası.... Şu güzelim bahar göğü altında gelincikler altında dolaşanlar da kızımla benim zahir.... Bu arada bu tablonun orjinali D'orsay müzesinde sergilenmekte. Yani para ile satın almak kabil değil...
 
posted by Binnur A. Ö. at 13:45 ¤ Permalink ¤ 2 comments
26.12.09
Özetledim (mi acaba?)
Dün internet kazanından bulduğum bir sayfayı anlatmıştım: Karalama projesi.

Bugün ödevimi yapmış bir halde karşınızdayım :)...

Lafı uzatmak istemiyorum çünkü son günlerdeyorgun beynim benden düşük kaliteli cümleler kurarak intikam alıyor. Bu intikamın kötü sonuçlarına katlanmak zorunda olduğunuzu düşünmüyorum.

Fakat yine de bu karalamaca projesine hızlıca dahil olmamda katkısı olan bir kişiye teşekkür ederken biraz vaktinizi alacağım.
Çok muhteşem bir insan olduğu aşikar olan psikolog Nevin Dölek( rahmetli yazar Sulhi Dölek'in de eşidir) iki gün boyunca okulumuzdaydı.

Öğrenci Sorunlarına Çözüm Odaklı Yaklaşım adlı uzun soluklu semineri boyunca onu can kulağıyla dinlediğimin bir kanıtıdır bu karalamaca (Ne yazık ki mi diyim, iyi ki mi diyim bilemiyorum ama bir toplantıda veya seminerde sarfedilen kelimeleri harfi harfine dinliyorsam eğer resim çizerim...)

Sonuçta aktif olarak dinlerken beynin pasif kısmı (kim demişbilinçaltı pasiftir diye :) ) gün yüzüne çıkmak için fırsat buluyor ve insan tuhaf tuhaf resimler çiziyor. Hele ki bir de elinizde scribble project gibi bir şablonlu yönerge varsa dağınık düşünceler yollarını daha kolay buluyor.

Benden çıkan sonuç şudur:

Detayları da budur:


Not: Şablonu print etmedim, aklımda kaldığı şeklinde çizdim. Türkçe başlıklar kullanmadım ama masumum, niyetim kötü değildi.

Sayfanın ortasından bana bakan John Lennon'a çok şaşırdım, yetişkinlikdiyince muhtemelen içinde oturduğum bir kaynayan kazan çiziyor olmama daha da çok şaşırdım.
Kasetin altında giden ve her rengi barındıran yol sanırım hayat yolu. Ancak yolun sonunda cehennem kazanı varmış gibi gözüküyor, bu da pek sevimli bir duruş olmuyor. Fakat dediğim gibi ben masumum, her türlü saçmalama bilinçaltıma aittir :)

Aklımdaki şeylerde ise kısmen bilincimi kısmen de sözkonusuşeyin altını kullandım :) Fakat aklımdakilerin tam orta göbeğine kızımın resminin konmasındandolayı mutluyum, bu bilinçlibir tercih değildi ancak "acaba ben bencil bir anne miyim?" sorunsalıma su serpti....
Öte yandan boş zaman diyince aklıma gelen sahnede kendimden başka kimsenin olmaması ise z önceki konunun üzerindeki suyu buharlaştırıp yok etti.

Netice de bir insan resim çizdi :)




 
posted by Binnur A. Ö. at 19:43 ¤ Permalink ¤ 4 comments
24.12.09
karalama kağıdına hayat özetlemece...
İşimin bir gereği internetin duacısıyım.

:)
Hatta hayatımı internetten önce ve internetten sonra olmak üzere ikiye ayırmaktayım...
Kendimi sık sık cevabını bildiğim bir soruyu sorarken bulurum: "Biz internet yokken ne yapıyormuşuz acaba?" Elbette şimdikinden daha çok kitap okuyormuşuz. İşin bu yönünü görmemezlikten gelirsek internet hayatıma renk katan mükemmel bir buluş. İçinde yok yok olan bir tavan arası kutusu, bir define adası sandığı, bir Noel Baba çuvalı vs vs vs...
Her neyse.
Her gün işimin ve takıntımın gereklerini yerine getirmiş bir halde 5-6 saatlik sanal bir yaşamı ardımda bırakarak eve geldiğimde kendimi turşu gibi hissediyor olmama şaşırmamak lazım.
Biliyoruz ki beyin glikozla çalışır, ve glikoz 40'a merdiven dayamış kadınların uzak durması gereken bir şeydir.

O halde şekerden yana eksik bırakılmış bir vücut olsa olsa (tuz fazlalılığından) turşu olur demek mantık kurallarına çok ters düşmeyecektir.
İşte günün turşusundan sanal define adası sandığından sizlere güzel bir sayfa önerisi:
karalama sayfası projesi


Sayfaya girip kendinizi için şablonu print edin.

Ve soruları dürüstçe yanıtlayın.

Sonra karalamanızı söz konusu sayfaya yükleme hakkınız da, "yok- boşver," diyip saklama hakkınız da baki ...
Bu emeğin ne işe yarayacağına gelince,

elbette bir çok emek gibi hiç bir işe...

Not: İlk resim Suzanne adlı bir şahsa ait. Sayfa dahilinde daha bir çok örnek bulunmakta.
İnsanın kendisini bir sayfada bu şekilde özetlemesi fikri benim hoşuma gitti.
Renkli kalemler ve boş bir zamanda ben de kendimi bir özetlesem diyorum...
 
posted by Binnur A. Ö. at 15:32 ¤ Permalink ¤ 2 comments
22.12.09
Bir hayal...

Bir hayalim var...

Bir gün çizer olmak ve sonra kendi yazacağım çocuk kitaplarını resimlemek istiyorum ben.

Çok mu büyük hayaller kuruyorum?


Hayal bu sınırı mı olur?

Kimbilir belki bir gün gerçek olur...


Not: Gimp ile de olur photoshopla da, illustrator ile de...

Simdilik Gimp'in derslerine giden bir link...

http://195.155.165.40/internet/modules.php?name=News&file=article&sid=3507



Resim: Vladstudio (burada photoshop dersleri de var)



 
posted by Binnur A. Ö. at 14:44 ¤ Permalink ¤ 0 comments
17.12.09
187.SAYFA MİMİ

"1831 yılı yaz ayları, Fransa Kralı Louis-Philippe için güven ve mutluluk dolu aylardı."


---

Güzel bir mim.
Elinizdeki kitabın 187. sayfasını açın, ilk cümleyi yazın.

--
Okumakta olduğum kitap Alain de Botton'un "Statü Endişesi"...
187. sayfa mimi bana bir şey öğretti. Bir şey hakkında karar vermek için bir iki veri ile yetinme...

187. sayfanın ilk satırı bize onu içeren kitabın bir tarih kitabı, belki de romanı olduğunu anlatıyor. Oysaki gerçek bambaşka:

"Bu kitap, hepimizin içini kemiren ancak pek nadir ifade edebildiğimiz bir korkuyu su yüzüne çıkarıyor: başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu. Başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı hissi. Bir başka deyişle bu kitap, evrensel bir endişeye, statü endişesine ayna tutuyor." diyor arka kapak.

Keyif alarak okuduğum bir kitap Statü Endişesi. Botton her zamanki gibi kafamda dönüp duran ama somutlaştıramadığım, bir araya toplayamadığım, toplayıp da kağıda dökemediğim düşüncelerimi yazmış (hissi veriyor bana).

Bana sorarsanı, 187. sayfadan ziyade "Akıllıca bir Mizantropi" başlığı altında sayfa 141'de başlayan bölümü ön plana çıkarmayı tercih ederdim.

Daha evvel (avının çevresinde turlayan köpek balığı taktiğiyle) çevresinde az biraz dolanıp yakınlık hissettiğim Schopenhauer'den örnekler verir Botton bu bölümde.

Mevzu başkalarının düşüncelerini önemsemek ya da önemsememek üzerinedir.

143. sayfanın sondan bir evvelki paragrafı şöyledir:

"İnsanların akıllarında dönüp duran düşüncelerin batıl ve gereksiz bir doğası olduğunu; görüşlerinin sığ, duygularının değersiz, yargılarının saçma, hatalarının da sayısız olduğunu gerçekten kavrayabildiğimizde ve tüm bunlara dair yeterince bilgi sahibi olduğumuzda, bize gerekli olan kayıtsızlığa erişmiş olacağız... İşte o zaman başkalarının görüşlerine fazlasıyla değer veren kişinin, aslında onlara hak ettiklerinden fazla şeref bahşettiğini anlayacağız."

.......

 
posted by Binnur A. Ö. at 14:46 ¤ Permalink ¤ 0 comments
9.12.09
Proust Anketi
Sizi en çok üzecek olay: Kendim ile ilgili ise kör olmak. Görmem gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Hayatın görsel bir şölen olduğunu… 4. 10 yılın sınırında görebildiklerimle yetinmek yerine göremediklerimin yasını tutmakla meşgulum. Hayattaki cümlelerimin bir çoğu görme veya görememe yüklemi ile sonlanıyor gibi. Anne ve babamın son yıllarında onları “yeterince” göremeyecek olmak sıkıntılarımın en büyüğüdür. Ve Machu Pichu’yu henüz görmemiş olmak, ve Toskana kırlarını, ve Michalengelo’nun Davut heykelini ve Monet’in Nilüferler’ini ve Tac Mahal’i ve Nemrut Dağının taştan bekçilerini. Bunların bir çoğu benim gibi, benim kadar zamana karşı kırılgan olmadıkları için her an ve hala görülmeye müsaitler biliyorum. Ancak dahil olduğum yaşam şartları paramın olmasının bedelinin zamanımın olmaması demek olduğunu söylüyor. Görüp göreceğimin bu olmasına çok üzülüyorum….
Nerede yaşamak isterdiniz?: İtalya’da.
Yaşayabileceğiniz en mutlu an: Kızımın doğduğu an.
Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?: Safça yapılan hataları
En sevdiğiniz erkek karakter: Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler’inde Shevek. Ve Elbette Shakespeare’in ama yine de Mel Gibson’un yorumuyla Hamlet.
En sevdiğiniz kadın karakter: Neden bilmiyorum tum o hastalıklı ve gücsüz yapısıyla (tum bunlara ragmen) Ophelia.

En sevdiğiniz ressam: Monet
En sevdiğiniz müzisyen: Mozart ve Ian Anderson

Bir erkekte en beğendiğiniz özellik: Dürüstlük, güvenilirlik ve espritüellik.
Bir kadında en beğendiğiniz özellik: Suyu çıkarılmamış bir kadınsılık ve ona paralel giden saygınlık.
Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş: Birden çok şey. Bazen yazmak, bazen müzik içinde kaybolmak, bazen salt yürümek, bazen çiğdem çitlemek, bazen fil fıstığı yemek, bazen kızımın dizine uzanmak, bazen kedimin bana sokulması, bazen mürver ağacının çiçeğini koklamak, bazen denize bakmak, bazen dansetmek, bazen ders anlatmak, bazen eski kitap koklamak, bazen reyhan yaprağına beyaz peynir sarıp yemek ve binlerce bazenin gereğini yerine getirmek.
Kimin yerinde olmak isterdiniz: Müzikleri tarzım olmasa da Nil karaibrahim'in (hem büyle güzel - hem boyle akıllı olmak adına), Juliette Binoche'nin (ve yine aynı sebepler, üstüne yetenek)...
Arkadaşlarınızda hangi özellikler olmasını istersiniz?: Güvenilirlik. espri anlayışı, zarafet (hayat adamlığı anlamında) sevecenlik.
Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik: Birgün yokolocağım gerçeğine fazlasıyla kafayı takmış olmam ve bu yüzden bir çok girişimden (kimi zaman yazı yazmaktan bile) geri durmam.
En sevdiğiniz renk: Siyah
En sevdiğiniz çiçek: Lilyum demek moda oldu son zamanlarda ama esası misk zambağı. Aşk kokar bu çiçek. En parasız zamanlarımda bile almaya çalışırım. Sıklıkla parasız mıyımdır nedir, pek nadir alırım.


En sevdiğiniz kuş: Serçe. Hani soğukta tüylerini kabartıp top top olurlar ya, işte tam da o halleriyle.
En sevdiğiniz yazar: En sevdiğim yazarın bile kimi yazılarını sevemem bazen. Ama Alain de Botton'u severim ben, sanki zorlasam onun gibi yazabileceğimi zannetmekten (mümkün müdür, yoksa kendini bilmezlik mi bilemiyorum) sonra (orjinalinden) Jane Austen, Ursula K. Le Guin, bir aralar Marquez yine bir aralar Orhan Pamuk, bir aralar Herman Hesse vs vs vs
En sevdiğiniz şair: Tüm Haiku yazan Japon Şairleri (erişebildiğim)
Tarihte en sevmediğiniz karakter: Olsa olsa Hitler'dir.
En çok isteyeceğiniz özellik: Muktedir olmak isterdim. Bana acı veren şeyleri yok etmeye. Ya da düzeltmeye. Böylece haberleri seyredebilir olurdum. Veya sokaklarda rahat rahat gezerdim, aç ve üşümüş kedilere, kaburgaları sayılan köpeklere içim sızlamadan bakarak. Fakat bu da ne? Güzellik yarışmasında verilen ezber cevaplara benzedi bu :( ... Ancak gerçek ve içten...

Nasıl ölmek istersiniz?: Acısız
Hayattaki sloganınız: İyi yaşa, mümkünse kimseyle sidik yarıştırma, sorulmadıkça söyleme (hava atıyorsun sanarlar), iyi niyetli ol, herkesin iyi niyetli olduğuna inan ama insanoglunun neticede içinde kaka taşıdığını unutma !!!! :))
Şu anki ruh haliniz: Durgun- yorgun... Hiçbirşeye yetişememekten bıkkın. Akşama kedime iğne yapmam gerektiği için gergin, sanırım benim de tetanoz aşısı yaptırmam gerek, buınun için izin almak zorundayım, izin almaktan nefret ettiğim için de stresli. Banyom berbat, topla beni diye bagırıyor - tıpkı gardrop odası gibi, bu yüzden neşesiz vs vs vs.... Ancak dinlemekte olduğum müzikten dolayı yine de keyifli. (Neydi felsefe-sorulmadıkca söyleme- sorulmadı o yüzden ne dinlemekte oluğumu söylemeyeceğim :) )

NOt: Altı çizgili satırlar tercih edilerek olmadı,ancak bir türlü de düzeltilemedi. Basiret meselesi :)



 
posted by Binnur A. Ö. at 09:10 ¤ Permalink ¤ 2 comments