24.8.06

....Bel çantama biberon eklendi, ya senin Alexis?

Hayat yolunun nerelerinde olduğunuzu sadece yüzünüzdeki olan veya olmayan çizgiler ele vermez bence… İki anahtar şey daha var : “eklentiler” ve “çıklantılar”.

Hayata tanık olmanın en kestirme yolu, gazetecilik zamanlarımdan birinde bir gecem Arctic Sunrise adında kırmızı bir gemide geçti. Bir zamanlar güvertesi ayı balıklarının kanı ile yıkanan bu gemi dünyada iyi insanların da varlık gösterebileceğinin kanımca en güzel göstergelerinden biri olan Green Peace’in gemisiydi artık ve Türk karasularına demirlemek için daha iyi nedenleri vardı o gece.

Gerçi bizler bilmiyorduk nedenleri ne?

“ Geceleyin kalacakmış gibi gelin, bir yere gideceğiz ama neresi açıklayamayız, polise falan haber veren olur, “ diyerek telefonda daha da bir gizem katmıştı işin içine sözcüleri.

(Yarısı) maceracı bir ruhum, tamamı sallantıdan nefret eden bir bedenim var ne yazık ki. Kıyıda durup da kımıl kımıl sallanan gemilerin adamı değilim. Hayatımın en kötü sarhoşluğunu Pasaport İskelesi önüne demirlemiş Loewen Brau teknesinde içilmiş 1 bardak biraya borçluyum desem mesela…
Sadece 1 bardak bira ile izafiyet teorisinin özünü anlamıştım ben. Masada karşı köşede oturmuş konuşan bir arkadaş aynı yerde oturmaya devam ettiği halde uzaklaştıkça uzaklaştı gözümde. Soluğu kordon boyunda aldım. Ceketimi ve çantamı arkadan yetiştirdiler. O anda tüm teorileri boş verdim, en güzel teorinin dönmeyen bir baş, bulanmayan bir mide ile var olmak üzerine olduğunu düşünerek şüphesiz…

Telefonu kapatırken sanki bugün gibi uzaklaşmakta olan arkadaş görüntüsü ile meydandaki Atatürk Heykeli’nin tam önüne demirlediğini görüp mutlu olduğum kırmızı
gemi görüntüsü üst üste bindi. Uzaklaşan arkadaş silindi gitti. “Düşün bir Green Peace gemisinde bir gece!” oldum…
Ne severim ben o adamları. Ne özenirim onlara. Ve ancak ruhumun yarısı maceracı olduğu için gemili gemisiz fark etmez, katılamam aralarına baka kalırım hep.

Gemiye bindik. Büyük olduğu için daha az sallanıyor neyse ki. Zaten de bir süre sonra demir alacağız. BU gemilerin hareket halindeyken daha az sallanıyor olmasına hep şaşmışımdır.

Hay huy içinde gece indi. Siz keyfinize bakın deyip yola koyuldular. İçerde kravatsız, takım elbisesiz bir Birleşmiş Milletler toplantısı var sanki. Çeşitli ülkelerden gelip bir kırmızı gemiye toplaşmış birçok insan, birçok hikâye. Bu geceden elimde iki yazı ile çıkabilirim. Biri haber, bir diğeri özel yazı… Esasında soracağım sorular var bu insanlara, yazılar bahane. Merak ediyorum ben onlarla aramızdaki farkı. Onlarla kapı komşuları arasındaki farkı ya da… Neden onların saçları yakın zamanda kuaför görmedi, neden üzerilerinde biraz dökük bir kıyafet, suratlarında rahat bir ifade ve sırtlarında birkaç bireye değil de dünyanın şimdiki ve gelecekteki tüm bireylerine dönük sorumluluk çantası ile burada durmaktalar ya da? Neden kolay olanı tercih etmiyorlar? Kim onlar?

O gece sorular sordum, yanıtlar aldım ve yazdım sonrasında elbet. 2 kişiyi unutamıyorum içlerinden. Biri 20’li yaşlarında bir Türk, Fabrikatör bir babanın güzeller güzeli bir kızı (onu dediklerinden ziyade konumundan ve durumundan dolayı unutamıyorum), diğeri de hafif serkeş tipli bir Yunanlı, Alexis. O gece yapılmış bütün laf kalabalığı içinde ise ancak, Alexis’in dedikleri en çok aklımda kalan.

Kendisini “denizci” diye adlandırmaktan hoşlanıyordu geminin elektrikçisi Alexis… Ona göre bir denizci karada olup bitenleri, yaşanan yaşamları tarafsız bir şekilde değerlendirme şansına sahipti. Şimdiye kadar yaptığı gözlemlerden çıkardığı sonuç ise şuydu: hayat daha basit bir şekilde daha iyi yaşanabilir.

Bunları dedikten sonra yaptığı benzetmeyi ise hiç unutamıyorum. Çünkü o bir iki cümle ile kendisi gibi olanlarla “karada duranlar” arasındaki farkı anlatıyordu..
“Hepimiz o dağın tepesine elbet bir gün varacağız Kimileri sırtlarında ağır çantalar, ellerinde kollarında yükler ile çıkmayı tercih eder. Ben yüksüz çıkmayı seçtim. Bazen yolda bir çiçek görürüm, ellerim kollarım boş, eğilir alır koklarım, koklayabilirim. Ağaçların farkına varırım. Yola devam ederken seyrederim.”

Hayat büyük konuşulsun istemez. Böyle bir takıntısı var işte hayat ananın, burnunu sürtüverir insanın. BU yüzden Alexis’in hala ağaçları seyrederek tepeye çıkmakta olduğuna emin değilim. Gemide kendi gibi bir özgür ruhlu çevre gönüllüsü biri ile tanışıp anlaşmış, birlikteliğini yasalar-kâğıtlar-makamlar ve imzalar eşliğinde belgeletmek ardından bir çocukla kutsamak istemiş, çocuğu o protesto senin bu protesto benim oralara buralara sürükleyip heder etmeyelim demiş ve çiçeği kulağının arkasına sıkıştırıp boşta kalan eline küçücük bir çocuk eli alıp denizlerden karalara inmiş olabilir.

VE sonra beline bir çanta bağlamış da olabilir muhtemelen. Hani benim belimde olan çantanın bir benzeri. Ve içine belki pembe belki mavi kapaklı ama mutlaka bir adet biberon da sıkıştırmış olabilir. Ayrıca dünyadaki çiçeklerin ve/ veya meyvelerin en güzelinin evladı olduğuna karar vermiş ve onun her anını belgelemek istiyor da olabilir artık. İşte bu yüzden hayatına taktığı eklentiler arasına bir de fotoğraf makinesi girmiştir mesela.
Islak mendiller, bebek bezleri, ikinci ve hatta 3. yedek kıyafetler, evden gerçekten uzaklaşılıyorsa ateş ölçerler ve ateş düşürücüleri saymıyorum.

E bir de doktor numaralarının yazılı olduğu kağıtlar ya da cep telefonları. Yağmur yağarsa diye şemsiye, çocuk yürümekten yorulur da üstüme çıkarsa diye katlanır çocuk arabası, orada burada ağlar da susmazsa diye en gözde oyuncaklar, pastel boyalar ve boyama kitapları, tüm bu noktalara gelebilmek için tam olarak şart olmasa da ele takılmış bir alyans, kola takılmış bir hanım, hanımın eline de takılmış yüzük, ayrıca doğum hediyesi boynuna takılmış bir kolye kulağına takılmış bir inci küpe de olabilir. Adamdan adama, kültürden kültüre değişir bunlar. Eklentiler yani.
Artık örnek olarak Alexis’i kullanmamak lazım. Çünkü he ne kadar babalar da bu eklentilerden nasiplerini alsalar da yukarıdaki maddelerin çoğunu taşıma sorumluluğu genelde kadına aittir.
Bebek çantası bir çanta kategorisinde olduğu sürece kadına daha çok yakışacak diye düşünür kimileri.

Tabiî ki liste uzatılabilir. Ancak ne gerek var, sizler hepiniz yaşlandıkça insanların neden biraz kamburlaştığını biliyorsunuz zaten. Ancak tüm bu kamburlaştırıcı süreç ve elindeki eteğindekileri dökmeden yola devam etme çabası insanın sağını solunu görmesine ve/veya hayatın tadını çıkarmasına engel oluyor gibi düşünüyor olduğumu sanıyorsanız yanılıyorsunuz…Her ne kadar her fırsatta yakınsalar da kimileri ellerini kollarını sallayarak yürümekten hoşlanmazlar, hele yalnız hiç.

Mistik bir konu başlığı altında okumuştum bir yerlerde, bedeniniz sizin bu dünyada var olabilmenizi sağlayan uzay gemileridir diyordu…

Uzay gemilerinin bakımı zordur, çok teçhizat ister…Hani şu evren denen dipsiz ve kara kuyu da birkaç uzay gemisi yan yana ilerlemek tüm bu malzeme karmaşasına rağmen insana varoluşu daha güzel ve anlamlı algılama şansı tanır diyorum, “karadan” ben…VE hala denizdekilere derin bir saygı duyarak tabi…..



Not: "Çıklantılar" hakkında bir başka yazıda yazayım.

Not 2: Fotoğraf Green Peace'den (ayrıca bu gemi hakkında daha çok bilgi almak için

No comments: