6.8.12
Sombrero Yaşı.....
12.12.11
Sürekli kanat çırpmak!
28.10.11
İnsan egosu ile çalışan makineler...
Seyretmeyen kaldıysa seyredenlere anlattırsın; Matrix unutul(A)maz bir fenomen bir filmdir. (Fenomen ne demekse?)
Anlatmaya kalkarsak iş uzar, zaten bu yazıda aracı olacağı şey konusu değil bir (önemli) detayıdır….
Enerji kaynağı ise insandır. Ensesinden ve dahi vucudunun çeşitli yerlerinden sokulmuş boru mu desek, kablo mu desek karman çorman bir şeyler vasıtasıyla insanların enerjisini sömürüp kendi dinamosu yapmaktadır bu makine ve seyrederken filmi, ondan tiksinirsiniz!
Çünkü sistemin kaynağı olan insanlar ne bitkisel hayattadır ne de değildir. Onlar yaşadıklarını sanırlar, gördükleri hayaller vasıtasıyla, ve belki de tam da bu yüzden yaşamaya ve söz konusu sistemin bekasına malzeme olmaya devam ederler. Bir diğer deyişle ruh hala bedendedir ve kimbilir ruh olmasa enerji ibreleri bu kadar tepe noktaları göstermemektedir.
Beslendiği kaynak insan egosu.
6.9.11
Şimdi rahat mısın?

Dünyanın hiçe dönük bir yüzü var!
Bu durum içmiş insanı yoğurur, demler, bir kenara kor, içmemiş insanı ise sadece yorar…
Genelde yorgunum.
Gecelerin bir köründe uyanıp düşünce denizlerinde kaybolanım.
İşin kötüsü gece başlamadan evel sıfır,
Gece bittiğinde yine sıfır sonuç…
Elde var karmaşa!
Hiç niyet etmediği halde sabah ezanını duyanım.
Benden ve bir de niyet edenlerden başka herkes uyuyor…
Yan evde su şıkırtıları.
Birileri sonsuzluğa yüzünü dönüyor.
Ben kendi içinde kaybolanım…
Aslında yazarın dediği gibi:
"Hiç konuşmadan geçmeliyiz, hayatın bir ağırlığı kalsın diye."*
Ve aç kediler miyavlasın, ve aç çocuklar ağlasın diye…
Sen içini rahat ettir,
Sümüklüböcekleri ez ve vicdanın sızlamasın!
Şimdi rahat mısın?
Su şıkırtıları nafile!
21.8.11
Epidermik ve topidermik farkındalık- hem de sürekli....
"Düşünce, dar giysilerden nefret eder!" der31.7.11
Öldüren balkonlar

Toplam yaşımdan 4 yıl kadar eksik bir süredir bir sokak var ki, olmuş dünyamız.
Son 6 yıldır sadece onu değil, onu barındıran şehri, o şehri barındıran ili, o ili barındıran bölgeyi bile terk edip “demirkuş” uçuşu ile 1 saat, tekerlekli ve 40 kişili taşıma araçları ile 8 saat çeken mesafelere taşınmam ve taşındığım ilde “bir süre sonra gurbet yuvan oluyor,” lafını benimsemem bile bu sokağın hayatımdaki yerini pek değiştirmemiş.
Kimileri eksilmiş ve kimi bilmediklerim eklenmiş de olsa insanlar genel anlamda tanıdık.
Yazın izin verdiği mahremiyet sınırları içinde, kısaca güneş gözlüklerimin arkasından görebildiğim bu aşina suratlara selam vermenin mi vermemenin mi daha büyük bir samimiyet, hayır hayır daha doğrusu dürüstlük olduğuna karar veremiyorum. Ben bu insanları (artık) çok nadir görüyorum ve onlara onları gördüğüm için çok sevindiğime dair mimikler ve jestler sergilemem dürüstlük ilkeme karşı gelen bir durum. Onlara gösterdiğim içtenlik gerçek olsaydı ne kadar uzaklara gitsem de yine arar, yine sorardım onları. Bundan ötesi facebook arkadaşlığı! Soğuk, gereksiz ve boş!
Ve/ fakat alışkın olduğum balkon müdavimi yaşlı suratların yerini başka yaşlı suratların almış olduğunu görmek içimi eziyor.
Onlara şöyle seslenmek istiyorum:
“BU balkonda oturmayın, bu balkon hayat bitiriyor!”
Ve sonunda öldürüyor!
Biliyorum ki o balkonun ve diğer balkonların kuklalaşmış bedenlerine takılı yüzleri 15–20 yılda bir değişecek, ama o yüzlerde ortak olan tek şey gençlik ferinin silinmişliği olacak.
Ve bir de beklenti içeriyor olmaları.
Hayat, bayramlarda iç ezerek satışları arttırmayı hedefleyen şeker firması reklamlarındaki gibi olmak zorunda mı?
Hep bekliyorlar!
Gülmek için, gülümsemek için, önceleri evlatlarının, sonraları torunlarının gelmesini bekliyorlar.
Gelenler elbette var, ama gelenlerin zamanları şehirlerarası otobüs yolculuklarında verilen ihtiyaç molaları kadar dar!
Sonra herkes “demirleri alıp” kendi hayatına giden otobüste yola devam ediyor.
Balkon kuşları ise az biraz kesintiye uğramış bekleme süreçlerine kaldıkları yerden devam etmekte.
İzmir’in gün batımını kucaklayan körfezini gören ya da görmeyen balkonlarında çenelerini sarkıtıp arada uyuklayarak kah torunu torbayı, kah ölümü beklemeye devam eden yüzlerce hayat yorgunu var…
Oysa ben İzmir’i hayatı temsil eden bir şehir sanırdım, anladım ki yanılmışım, ya da daha da fenası bizzat ben kendim yaşlanmışım, beraberimde dünyam olan, tüm sokaklar, teyzeler, amcalar, analar ve babalar!
8.7.11
alfabeden kaderin senin için seçtikleri...

Elitizm, tabaka her neyse, kendini onun yüksekte konuşlandığını varsaydığın tabakalarına layık görmektir. Elitizm, ayağını sırf konfor ihtiyacı ile değil, dostlarının bir çoğu öyle diye ayağını yerden kesme, onlara ayak uydurma çabasıdır. Elitizm igrenç bir şeydir ama kabul etmeli ki vardır, ve elitizm seni saran zehirli bir sarmaşıktır.
Belki de “stres”gibi hakkı teslim edilmemiş bir olgudur. Ne demişlerdi? Stres insanın ilerlemesini sağlar. Düşünsenize stres olmasa kim takardı harf kalabalığından ibaret kısaltmaları? Ben diyim öss, sen de ösym, o desin lgs, öbürü desin kpps, digeri desin les (ve daha niceleri)
Ve fakat, elitizm dolmuşlardan nefret eder aslında. Bir tuhaf kokan nefesleri içine çekmekten, deodarant nedir bilmeyen, bilse de maddi bedelini ödemeyen insanlarla böylesine kucak kucağa yolculuklardan hiç haz etmez. Ahanda demin, kırmızının yeşil ışığa döndüğü anda, tozu dumana katarak bir anda sırra kadem basan, ve onu tuhaf kokular ve tümüyle kendine yabancı tiplerle hiçbir şartta istenmeyecek kadar iç içe bırakan jipli onun arkadaşı değil midir aslında.
Ve yerde bir klozet yatmaktadır. Çocuk sorar: “Anne bu ne?”
Yarı humanist
, yarı elitist tuhaf bir melez anne cevap verir:
“Evini tamir edecektir, ondan almıstır bu (alaturka) tuvaleti,”
Ve taşımaktadır dolmuşla.
Ve ah ne güzel ki bir zamanlar bir yerlerde okudugu gibi onun, fildişi kulelerde oturup hayattan bi haber değildir bizzat kendisi.
Demek dolmuşla da tuvalet taşınmaktadır. Binenlere tuzak, önüne bak, takılma, yapışma yere…Bu ne ki? Neler gördük biz…
Sigorta diye bir kurum vardır.Yüksek tabakanın tenezzül emteyeceig aylıklar icin çırpınanların yeri.
Oradasın işte. Berbat birgün. Hangi edebi kalem derdi? “Güneşin behri”
Saydır bakalım günleri.
Kaçgün kalmış emekliliğe.
Sen yalılarda doğanlardan değilsin.
Senin tanımlayan sıfatlar arasında şu 8 harfin bir araya gelmesi (bir mucize olmadığı sürece) pek muhtemel değil. Sıfat şu: rantiyeci…
Her bi şey olabildin ama onu olamadın.
Çocugun zaten kirada yaşadığınız evinizi bir gün terk ettiğinizde evi ne yapacağınızı sorar.
Cevap:
Hiçbir şey yapmayacağız.
O zaten bizim değil.
Nasıl bizim değil? İçinde eşyalarımız, anılarımız var ya….
Var, var ama bunlar onu bizim kılmaya yetmediler.
Yazık.
Oysa içinde binlerce sayfa okumuşluğum var benim. Tanpınar’la tanışma onu sevme, Maloouf’u beğenmeme, Pamuk’u şöyle bir tartma, Proust’a tapma…. Ne emek ne emek…
Duvar kağıtları var bir de, evi terk ederken okunmuş kitap kağıtlarından daha çok adamdan sayılacak…
Neydi
?
250 lira salon için
250 lira da kızın odası için cepten harcamıştık.
Edebimizden kiradan düşmedik.
Oysa kabul edin, bu ve diğerleri sayesinde evi adam ettik.
Sonra bir arkadaş geldi bir gün eve. İlk halini bilmemesinden mütevellit, dedi ki, sen pek sahiplenmemişsin bu evi galiba.
Öyle değil işte.
Aksine hiç.taşınmayacak gibi, ama yine de yarın taşınacak gibi sarıp sarmaladık biz bu evi.
Sordular
Ev sizin mi?
Kızarmamaya çalıştık, öyle ya elitizm kiracıları sever mi?
Yokkk, bizim değil
Biz çocuk okutuyoruz.
Ne pahallı işmiş be kardeşim. Üstelik kimileri hiçbir bok bilmedikleri halde sana (sırf kıçından ter damlaya damlaya okuturken sen çocuğunu) şunu deme hakkına başka türlü nasıl sahip olurdu:
“ Sınıf atlamak için okutuyorsunuz kolejlerde çocuğu”
Yanılıyorsun adam!
Yanılıyorsun.
Öyle gözküyor ki ben kızımı sınıf atlatmaya çalışıyorum. Okullara döktüğüm paralar olmasa, ev de benim olurdu, altımızdaki araba da son model.
O yüzden talep edilmemiş ve boyutsuz düşüncelerini kendine sakla.
Ve sonra, kaldığım yerdeyim. Gümlerimi saydırdım. 2 yıldan biraz fazla daha prim ödemeliyim.
Ama sonra emeklilik için yaşımı beklemeliyim.
Bir adam yaklaşır o anda yanıma.
Bir rica.
Nefesimi tutuyorum. Nefesinde senelerin bakımsızlığı kokuyor.
O ise ne yazabiliyor, ne de okuyor.
Benim için şunu doldurur musun? Diyor.
Aile elemanlarından hiçbiri okumamış, öyle diyor. Oysa çocuğu 87’li. Şimdiye bitirebilirdi bir üniversiteyi.
Kimlik numarasını yazarken forma, imceliyorum nufus cüzdanını.
Anne adı: “Perişan”
Evet, öyle.
İnanamıyorum, ama öyle.
Soyad , ise buram buram feodalizm kokuyor.
Güleyim mi ağlayayım mı?
Adam hayır dualarıyla yanımdan ayrılıyor.
İçim buruluyor.
Şanssız mıyım?
Şanslı mıyım?
Elitist miyim
Hümanist miyim.
Bilemiyorum.
İçim buruluyor….
Dolmuş durağına yürüyorum.
Tesadüf bu ya, bizi getiren dolmuş,dönmüş dolaşmış, yine bize denk gelmiş.
Biz kırmızı ışıkta beklerken, birileri yine tozu dumana katıyor.
Hala mürekkep kokan kağıdı okuyorum.
2 yıl 3ay daha prim öde diyor. Öde ki alfabenin senin için oluşturabileceği en iyi kombinasyon, R.a.n.t.i.y.e.c.i olmasa da, e.M. E.k. l. İ. L. İ. k olsun diyor…
20.4.11
6 milyar sabun köpüğünden biri!

Sabun köpükleri uzun ömürlü değildir, bilirsiniz. Bir üfürük ile bir nazlı salınım arasında geçen ömürleri üç beş saniyedir. Ancak köpüğün kendisine bu süre bile (kimbilir) belki uzun gelir.
Çünkü o plastik balonlardan bihaberdir. Haberdar olsa ne yazar! Kişi, gerçekliği kendi üzerinden algılar, ve sabun köpüğünün algılayabildiği zaman hep topu 3-5 saniyeden ibarettir, ona sonsuzluktan bahsetmek ise nafile.
Bir şair-yazar, Murathan Mungan, der ki,
“Hiçliğe inanmak istiyorum,hiçliğin varlığına.
Benim için cennet o. Artık hiçbir şeyin olmaması. Hikayesizlik.”
Ve bir çoklarının tersine ne sevdiklerini ister öte dünyada yanında, ne sevmediklerini… Ve hatta onca severek kullandığı kalemini bile (zahir)…
Hiçliği davet eder kendi adına kendine, hayattan bitap bir şekilde.
--
Bana ise nevrotik diyorlar;
Ne varoluşu- ne de yok oluşu çözülmüşler haneme bir türlü koyamadığım için.
İşte ben azılı bir nevrotik olduğum için hayatlarımızı sabun köpüklerine benzetmekteyim.
Üflendim, şimdi uçmaktayım.
Bir gün, yakınlarımda benimle beraber hayalsi ve az biraz delimsi uçuşlarını sürdüren diğer baloncukların duyabileceği ancak duyabileceği mini minnacık bir ses ile patlayıp zerrelerimi öz’e geri vereceğim.
Ötesi var mı?
Ötesi yok mu?
Bilmemekteyim.
Ancak sabun köpüklerinin güneş vurduğunda çeperlerine yansıttığı ebruli renklerin sarhoşu olduklarını bilmekteyim.
Bir ihtimal o nazlı, o sersem, o mest olmuş da huşu bulmuş uçuşlarını bu hayallere borçludur balonlar, hayat rüzgarlarına değil.
Ve her baloncuğun renklerle ettiği dans kendine hastır..
Ne olursa olsun, şimdi, kendi baloncuğumun iç çeperlerinde seyrettiğim çılgın renk dansları beni oyalamaktadır.
Ötesi var mı?
Ötesi yok mu?
Ruh gözümün irisine yansıyan metafiziksel renkler ve vardığım sonuçlar sadece benden gayrı olanlara değil, bana bile muammadır.
19.4.11
Geçmişin hortlakları...

Geçmişe baktığımda, acaba yiyemeden düşürüp karıncalara yem edecek miyim korkusundan arınmış koca koca çikolata paketleri görürüm…
Her bir anı- her bir hatıra, kendi başına bir paket çikolatadır benim için.
Başı olan, sonu olan, tüm belirsizliklerden arınmış tüm şeylerin bana verdiği engin huzur gibi tatlı çikolatalardır bunlar.
Tıpkı başından sonuna okuduğunuz bir kitap gibidirler.
Sona vasıl olabildiğiniz her şey gibi, tamamen sizin.
Kaderi, belirsizliklerin kara şövalyesinin demir pençelerinin elinde olmayan, başını da sonunu da bildiğiniz, belki de bu yüzden dost bellediğiniz filmler gibi...
Yine de,
geçmiş denen “eminlikler” tünelinden size doğru yürüyen her silüetin yüzü ışıklı değildir. Ve ışığa yaklaştıkça aydınlanan yüzünde sevimsiz bir hortlağın ifadesinin oluştuğunu görürsünüz denhşetle.
Oysa ne güzel başlar hayal!
Bir Pazar günüdür, geçmişin ülkesinde, o gün.
Tüm sülale hep beraber, kimse ölmemiş, ne güzel.
Ve piknik sepetleri çıkarılmakta bagajdan.
Güneş ve oksijen içinizdeki yakıtı boşalttığında daha bir enfesleşecek tayınlar…
Yerlere serilen battaniyeler, soyulmakta olan salatalıkların eşsiz kokuları, denizden gelen iyot, çam ağaçlarından gelen reçine kokusu.
Ve evet, huzursuz bir kız çocuğu…
Deli gibi koşuyor, kendine has tek ayağını çekerek, zıplar gibi bir havada.
Ne oldu kızım, diye soruyorlar…
Ya düşerse, diyorum.
Ne düşerse, diyorlar…
Bir piknikte dallardaki kozalakları gösteriyorum, bir başka piknikte ise dağları….
Ya düşerlerse,
Üzerimize düşerlerse….
-
Olan- varolan- olduğu gibi olan- olması gereken kozalaklar, ağaçlar, dağlar sonradan fark ediyorum, aslında hayatın ta kendisini temsil ediyorlar….
Ve şimdi hala, hem de belirsizliklerin kara şövalyesinin demir avcunda, gelecek bilinmez, şimdi ızdıraplı. Üzerime düştükleri zannı ile dağları tutmaya çalışıyorum, ve kozalakları, ve ağaçları.
Gücüm tükeniyor.
18.4.11
Hınzır Martı!

Bahar geldi, tüm canlılar bir tuhaflaştı!
Her ne kadar varoluş başlangıcı denizleri bir türlü terk edememiş, o yüzden de bizlere nazaran görece primitif kalan balık ve türevlerini gözlemleyemesem de onların da doğadaki pıtraklanmadan nasiplerini alıyor olduklarını düşünüyorum. En azından hayal ediyorum.
Denizlerden beriye, tuzlu suların (şimdilik) erişemediği yerlere baktığım da gördüğüm şey ise özetle telaş.
Tüm kış kalp atışını sıfıra indirmiş bir yogi gibi can yitimi yaşamış diklemesine odun parçaları şimdi ne olduysa birden bire ağaç olmaya karar verdiler mesela. Bakıyorum da tümünün dalları bir ergen suratı misali kabarmış, uçlar patladı patlayacak. Erkenci erik ağaçlarını saymıyorum, onlar fast foodcuların mens. yaşını 9-10 yaşlara çektiği şimdinin vakitsiz gençkızları gibiler zaten.
Karıncaların ise eli kulağında.
Kediler ise şu aralar nüfus yoğunluklarını karıncalarınki ile eşitleyebilecekleri gibi bir zanna kapılmış durumdalar.
Çünkü hafızasız olan sadece insanlar değildir, kediler de unutur.
Ama olmadı.
Havalar, içlerindeki canlarla iki yandan pörtlemiş karınlarını zor taşıyan kedilerin üzerine üzerine karardı ve hatta sağanak yağışlar boşalttı.
Birbirinin çevresinde kurumlanarak dönen güvercin ve kumruları ise hiç anlatmıyorum. Çünkü muhtemelen yükseklerde hava daha soğuk ve onların poposu donmuyorsa başka hangi hayvanın poposu donuyordur bilmiyorum.
Yine de bahar üzerine bu kısa- anlamsız- ve öylesine yazımı karıncalar, kediler, ağaçlar, güvercinler ve kumrular bir tarafa bir hınzır martıya adıyorum;
Bugün deniz kenarında gördüğüm oyuncu bir martıya!
Türdeşleri balık peşinde buzz gibi suya dalışlar yaparken kıyıda kümelenmiş ve kafayı üremekle bozmuş güvercinler güruhuna sırf muzurluk olsun diye musallat olan martıya.
7.4.11
Boş yoğurt kapları, ön bellekler ve iki kaş arasındaki hüzün yarıkları üzerine!

20.12.10
Kabullenmek...

Aslında bu gereklilik ile alakalı bir şey değildi. Aşk bir gereksinim arar mı ki? İnsan hesapsızca bir aşkın içinde bulur kendini. Ondan sonra sevilenin kulak kıvrımını ve tırnaklarının üzerindeki kalsiyum eksikliğini – ya da fazlalığını gösteren beyaz lekeleri bile hayranlıkla seyrederken bulursunuz kendinizi.
Onunla bütünleşir kalbinizde oluşan berrak aşk aynasında kendinizi görmeye çalışırsınız bir nevi.
Aşk işte budur, senden özge bir canda sana ait canı aramak ve belki de bulmak.
Evlada olan aşk ise bu idealin çok daha makul bir halidir. Çünkü evlat yüzde 50 sensindir zaten. Ve yüzde 50 de sevdiğin.
Zaten sevdiğin insan yarı yarıya seni yansıtan insan olduğuna göre, biraz tuhaf bir hesaba göre eşten gelen yüzde 50inin de yüzde 25i yine sensindir.
Böylece yüzde 75 seni anlatana, seni yansılayan bir varlık verirler bir gün kucağına.
Yüzüne bakarsın, önce bir yabancılarsın. Bu ben miyim diye sorarsın çünkü. Çünkü insanın kendisi ile karşılaşması kolay bir tecrübe değildir. Çocuğu doğduğunda sevinç gözyaşlarına boğulduğunu, ona yüzyıllardır annelik ediyormuş hissine kapıldığını anlatanlara inanasın gelmez; “Yalan söylüyorlar,” dersin. Kolay değildir sana yüzde 75 benzeyen, bir diğer deyişle senin bir diğer sen halini ömür boyu sil bastan tekrar büyüteceğini anlamak.
Ödemden şişmiş gözler ve ne kadar da sana benzeyen aç bir kurt gibi hayata karşı açılmış ağzıyla biraz da çirkindir bile. Çirkinsindir yani.
Bir kaç gün geçer. Onu doğurmamış olan tüm diğerleri onun çevresinde fır dönerler, sense karnındaki 8 kat dikişten ziyade ruhunda açık kalmış bir kapıdan esen buz gibi soğuk rüzgarın etkisinde üşümektesindir.
Kitaplara dönersin. Çocuğun hangi ayında hangi gelişimi göstereceğini anlatan kitaplara... Sen teoriler çölüne kafanı gömmüşken, çocuğun altını değiştiren aile üyeleri sana içerlerler. Ve hatta dalga geçerler senle. Çünkü o evde içinde değişim rüzgârları esen tek kişi sensindir.
Bilmezler.
Herkes gittiğinde bir tek sen yeni senin tek mesulü olacaksın bilirsin. Henüz kendi hayatını yeni ortalamışken, yeni senin yeni başlayan hayatını da üstleneceksindir.
VE fakat bir farkla, o sen senin kendinden daha az üzülsün, daha çok başarılı olsun tutkusuyla.
Ah ne yaman bir istektir o!
Loğusa depresyonu dedikleri şey kış güneşi gibidir. Geçer gider. Öyle ya insan kendi devamını nasıl sevmez. Sever, hem de çok, hem de çok ama çok sever.
Yanaklar baldan tatlıdır, gözler dünyanın en güzeli artık. Ve kokusu senin sütün kokar ve sen onun için dünyasındır.
Kimi bilmişler derler ki bu simbiotik bir ilişki.
Yani sen ve o birbirinizin varlığı ile beslenen iki canlısınız. Birbirinizin varlığını anlamlandıransız.
Evet öyledir.
Adı ne haltsa önemsizdir.
Sen onun sayesinde anne, o senin sayende evlattır.
Ve bu dünyanın en güzel simbiyozlarındandır….
Sonra okul başlar.
Birileri seni arar.
Derler ki
Bu çocukta dikkat eksikliği olmasından şüpheleniyoruz.
Omuzlarının titrediğini hissedersin. Üstelik bu deprem telefonu kapadıktan sonra da geçmek bilmez.
Ve araştırırsın.
Ve okursun
Ve görürsün ki
Anlatılan aslında sensindir.
Kendi çocukluğuna acırsın.
Kendini kucağına almak istersin. Ben ne çok mücadele etmişim hayatla dersin.
Ve benim yüzde 75’im olan evladım belki yüzde 25 ile daha kolay geciririr hayatını diye düşünürsün.
Ve sonra
Kabullenirsin…..
13.12.10
Rasgele bir kitap, ve hart hurt cümleler ile yazılmış bir post...

2.11.10
Nerde başlar?
"Tüyap'ı neden bu kadar kısa anlattın?"
Orası "Anlat Anne" olduğu için olabilir mi acaba diye cevapladım.
Sanki Anlat Anne kendimden bahsetmemin yasak olduğu bir yermiş gibi, sanki Anlat Anne'yi kurarken aklımdaki tek düşünce gelecekte bir gün kızım beni buradan daha iyi, daha derinden tanısın değilmiş gibi...
çok seneler evvel ben Anlat Anne'yi kurdum
çünkü günlük yaşam hay huyu içinde bizi biz yapan şeyler geri planda kaldığı için,
çünkü "biz okyanusu"nun en derinlerinde yüzen balıklar fark edilme şansı bulamadan hayat geçip gittiği için
çünkü dakikalara bölünerek pare pare satılan gün içinde sürekli bir koşturmaca içinde olduğumuz ve koşturururken kendimiz gibi olamadığımız için
ve çünkü kim olduğumuzu ve şu fanmi dünyada neler yaşadığımızı zamanla kendimizin bile unuttuğu - unutması gereken bir beyin yapısına sahp olduğumuz için
çünkü, çünkü, çünkü
söz uçar yazı kalır sözüne inandığım için.....
Öyleyse not düşmeli.
İkinci kitabım için ikinci kez standın öte tarafında duruyorum Tüyap kitap fuarında.
Önümden migrenimi tetikleyecek hızda ve renkte insan grupları- tekilleri akıyor. Önüm arkam sağım solum çok değerli yazarlarla kaplı. Sıfat kısmını kendim belirleyemem ama yazarlık kısmını artık kendime yakıştırmanın vakti gelmiş gibi. Mütevazilik? Evet o asla hiçbir yere gitmedi. O hep benle ancak insanlar artık kızıyor bana. "Ne zaman ?" diyorlar, ne zaman kendini bir yazar sayacaksın?
Oysa uzun zamandır kendime sordugum bir soru var benim.
"Yazarlık nerde başlar?"
Herşey gibi o da göreceli.
Belkide kendim için bu tanımlamayı kulanmak adına yayınevlerinden öte birilerinin, birşeylerin onayını beklemekteyim.
İstanbul kalabalık,
Tüyap sanki İstanbul'dan da kalabalık.
Gece vakti eve dönüyoruz gözümüzün içine içine işleyen binbir ışık.
Kapıya anaahtarı sokuyorum.
Yanı başımda kapının açılmasını bekleyen minik bir beden.
Soruyor bana
"Anne nasıl yazar olunur?"
"Çok okuyarak ve çok yazarak kızım!"
Büyüyünce ben de senin gibi yazar olmak istiyorum cümlesi narin ses tellerini titreştirip havaya fırlıyor, sonra orada bir ömür boyu silinmeyecek şekilde kala kalıyor.
Düşünüyorum, galiba ben artık bir yazar oldum ....
kokular....
Bir annenin ellerinin haftanın belirli günleri kokması gerektiği gibi.
Ne imza günleri, ne kitap fuarları beni durduramaz. Ellerim balık kokmak zorunda. Ve dahi kereviz (ki corbaların içine çaktırılmadan eklenmiş) ve sonra saçlarım, saçlarım da sülfür kokmalı benim; en vitaminlisinden yeşil mi yeşil brokoli, "kirli" beyaz mı beyaz karnabahar kökenli.
Ve haşlanmışından nefret edilen havuçlar küçültülüp sinsice girmeli bir yemeğin içine. Ve elbette bir zamanlar otlaklarda işe yarayan bir inek dili "dil değil kızım o, diyll, diyylll onun adı, baban yanlış söyledi" diye yedirilmeli.
Ve defalarca yıkanan ellerim balık kokusunu def etmemeli, içselleştirmeli. Pamuk gibi bir yanağın kokusu burnuma sinmeli. Annelik dedigin şey kokulardan oluşmuş bir taç olup başıma konmalı....
17.10.10
Proust ile Sabah Kahvesi...

Ancak haberdar olmak kavramı kendi içinde farklı derinliklere sahiptir. Düzeltiyorum.
Bu kavram biri derin biri yüzeysel olmak üzere iki dal olarak ayrılır.
Sadece "haberdar" olmak,
ve
"bilmek"..
Bilmek eylemi, söz konusu olan bir yabancı dil değilse eğer, derin bir şeydir.
Bir insan bir yabancı dili bilebilir, o dilde az çok cümle kurabilir ama yine de akıcı konuşamayabilir.
İşte bu yüzden ben (ben demek yeni çağcıların empozelerinden sonra ne kadar da zor bir şey haline geldi. Ben "ego" kavramını çağrıştırdığı için telaffuzu zor bir kelimeye dönüştü nicedir.) Oysa "ben" olmasa dünya nedir? İnsan dünyayı ancak "ben"ini referans alarak anlamlandırabilir. Ben pergelin iğnesi gibidir. Onu dünyaya sapladığın nokta sensindir, ve pergelin kalem takılı ucu ne genişlikte bir daire çiziyorsa dünya(n) da odur.
Ama bu durumda "ben" demek zorundayım. Çünkü bilmek eylemi "ben"de iki farklı anlama
sahiptir. (sizi ise bilemem).Söz konusu olan dil ise, benim için İtalyanca bildiğim bir dildir, ama İngilizce konuşabildiğim.
Dilde "bilmek" az olandır.
Fakat edebiyat hayatın kavramları alt üst eden bir başka yüzüdür.
İşte orada bilmek "çok olandır".
haberdar olmak ise "az olan".
İşte şu lanet zamir "ben", nicedir edebiyat evreninde haberdar olduklarımın çokluğu ve gerçek anlamda bildiklerimin azlığı ile kendine nice azaplar çektirmektedir.
Proust bu azapları tetikleyenlerden sadece biridir.
Proust'u daha çok bilmek için bir kitap fuarı bir fırsat olarak değerlendirilir. Önce onu yayınlama cürreti gösteren yayınevini tespit edersin. Sonra Koca fuar alanında yayınevini bulursun. Sonra ne kadar da "haberdar" bir şekilde görevliye şöyle dersin " Ben, Kayıp Zamanın İzinde'yi almak istiyorum. "
Adam der ki "hangisi?"
Sen dersin "nasıl hangisi?"
Adam önüne bir dizi kitap çıkarır.
"İşte bunların tümü Kayıp Zamanın İzinde," der.
Sen şaşakalırsın.
Sorarsın.
Hangisi birincisi?
O da bilmez.
Çünkü o da sadece haberdardır. Senden biraz daha fazla haberdar, o kadar.
Yayınevlerinde rasgele adamlar çalışmamalı dersin.
Ben rasgele bir okuyucu olabilirim. Benim buna hakkım var. Çünkü ben amatörüm. Ya onlar?
Sonra tek tek kitapları eline alırsın. İçindeki tarihlere bakarsın. Acaba ilk hangisi yayınlanmıs?
Yanılgı...
Çünkü çeviri sırasında bir rasgelelelik olduğunu sezersin.
Ve içinin ısındığı bir başlıkta kitabı almaya karar verirsin.
Çünkü anlarsın ki anlatılan bir hayattır.
Başı, sonu,sırası, dizesi, sizesi, bizesi olmayan.
İşte Proust böyle bir adamdır.
Sabah kahvelerine adanmış o kutsal anı, yaşayan - kanlı canlı bir komşu ile geçirmektense, çoktan yokluğa teslim olmuş bir adamın lakırdıklarına yeğlemeni sağlayan bi adam!
Proust size evrim geçirtir. Proust edebi yolculuğunuza haberdar olmak düzeyinden bilmek düzeyine terfi etmek için elinize aldığınız bir yazardır.
Ancak siz onu okurken tüm edebi birikim kaygılarınızı bir kenara atarsınız.
Proust'u okumadığınız zaman bir arkadaşınızı özlediğinizi farkedersiniz bir süre sonra.
İşte bu an bilme arzusunun hiç de masum olmayan yüzüne sırtınızı döndüğünüz, içinizden geldiği gibi, istediğiniz için okuduğunuz, çıkarsız ve beklentisiz bir okuma şeklidir.
En temiz ve masum olan şekli okumanın.
Ve Proust'un dediği gibi:
"Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde. Okuyucunun, okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması, kitabın gerçekliğinin bir kanıtıdır."
Tıpkı sohbetlerinde aslında kim olduğunuzu anladığınız bir dost gibi.
İşte bu yüzden Proust okumak bir dost ile sohbet etmek gibidir.
12.10.10
Aşkın Payı....

Geçmişi yüceltmek kolaydır.
Çünkü ondan size hepi topu bir kaç kare, en çok da güzel olanlar kalmıştır çoğunluk.
Güzel malzeme laf yapan ağızların harcı ile birleşir ortaya iyi bir hikaye çıkar. Anlatırır, dinlettirir.
Şerbet gibidir, nabza göre. İçimliktir bir dikişte. Şarap gibidir, bekledikçe güzelleşen . Sevgili gibidir, tadına doyum olmaz, uzaklaştıkça. Ve aşk gibidir alevlenen, dokunamadıkça.
Geçmişi anlatanın günahı olmaz. Anlattığına tanık olanlar olmadıkça civarda, anlatıcının dürüstlüğünden sual olunmaz.
Ağdalandırmak hakkıdır, yeşertmek, çiçeklendirmek çorak topraklarını anlatılanın. VE demek
“ O gün mis gibi bir hava vardı.
Kelebekler coşkuyla çırpmaktaydı kanatlarını.
Leylak kokuları sönük kalırken terinin yanında ,
ben uzanmaktaydım yanında.
Çimler altımızda yeşil bir halı.
Öpüşlerin vücüdumda sürgün veren bahar dalı.
Kanım yürüyordu damarlarıma.
Ve senin en ince kanallarına.
Yeni bir yaşam belirdi ikimizin arasından.
O da, ne senin, ne benim,
Sadece ama sadece aşkın payı!”
...
6.10.10
Kendine ait bir Oda!

Kemikleri toz olup rüzgarla çoktan savrulmuş Heraklietos’un kemikleri ile aynı kaderi paylaşmayan bir sözü vardır:
“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz!”
Sözel merkezli bir fakültede başınızdaki kavak yelleri dindirilmeye çalışılanlardan biriyseniz eğer, yaşınız 20’ye varmadan ömrünüzce sık sık duyacağınız bir kavramla karşılaşırsınız: “Diyalektik”...
İşte içinden geçen “nehir” kelimesi ile ruhunuzu okşayan söz konusu cümle aslında boyundan büyük anlamlara parmak basar. Bu söz “diyalektik materyalizm” denen bir şeye göbekten bağlı tanımlardan biridir.
Konumuz neyseki “Diyalektik nedir, ne degildir?” değildir.
Ama ille göze ışık tutulup bildiklerini açıkla deniliyorsa
Koskoca hayatın bi zahmet 3 kelimeye özetlenmesi gibi (Rest in Peace) bu kavram da 3 kelime ile özetlenebilir: Tez- Antitez -Sentez.
Ve fakat “hayat yılgınları” bu üç kelimeyi bile çok görürler ölene ve mezar taşlarında sadece ve sadece R.I.P yazar bizden öte memleketlerde.
Bu durumda Diyaletik nedir? Elbette T.A.S.
Ve üniversite yılları başlar. İlk öğrendiğiniz kavram hayatın aslında bir TAS’tan ibaret olduğu olur. Yolun başında boştur elbette elinizdeki tas. Size düşen görev onu doldurmaktır. Ne var ki tas dediğin şey tupperware değil, kapağı yok. Hayat ta devinimden ibaret. Yolda yürürken bi bakarsınız elinizdeki bin bir güçlükle doldurulmuş tas sallanıp sallanıp içindekileri bi o yana (elbette dışarı) bir bu yana boca edip durmakta.
Yani yürüyen sizsiniz, duran da tas. Eh bu durumda fizik kuralları araya girmekten hoşlanır (çünkü onların hamuru ile her şeyi bilen ve adınıza herşeye karar veren insanların hamuru aynı undan yapılmıştır). Ve ve der ki fizik kuralları “dökül ey su!” “dökül ey bilgi”, çünkü ben gördüm ki bildiklerin kira ödemede işine yaramıyor. Faturaları ödemek için gerekli bilgiler içerde kalsın, diğerleri dökülsün!”
Emir kipi her zaman işe yarar.
Gemiyi önce en çok sevdiğiniz fareler terk eder. Onlar şirindir aslında, tüylü tüylü, nokta burunlu, nokta gözlü ve minik. Ama işte gemiyi kullanmayı bilmezler. En iyi bildikleri sizin stoklarınızı tüketmektir. Ki her ne kadar kitaplara verdiğim paraya acımasam da parasal stoklarıma göz diktikleri kesindir. VE kitaplar maddi dünyada benim en sevdiğim “farelerdir”.
Kimi fareler unutulmaz. Her nedense farklıdırlar diğerlerinden. Fakat bu da göreceli bir kavramdır. Size daha şirin ve daha ozel gözüken bir fare bir başka arkadaşınız için “öylesine”dir.
"Durumumuz “Simyacı”nın hikayesine benzedi," dediğiniz arkadaşınız söz konusu kitabı okumuş olmasına rağmen konusunu hatırlayamaz. Siz de şaşırırsınız. Oysaki onun vereceği bir örnek de sizin için hatırlanamazlardan olabilir.
Hayat bu, herşey olabilir.
Fakat durumuna ve zamanına göre bu “her”şeyler olmayabilir de.
Çünkü kalıcılığı belirleyen en önemli faktör “doğru zaman”dır.
Kimbilir Heraklietos da buna bemzer bir şeyler düşündüğü bir gün kurmuştur meşhur cümlesini.
Çünkü nehir akar, çünkü sen değişirsin. Nehir de değişir, sen de! Ve böylece aynı kitabı iki kez okuyamazsın. Elinde sayfalarda vucut bulmuş cümleler değişmemişse bile, sen değişmişsindir.
Ve 20 yıl evvel başka türlü algıladıgın cümleler 20 yıl sonra başka başka anlamlar ifade eder sana.
Ve işte bu yüzden ben Kara Kitap’ı bugünün olgunluğuyla tekrar okumaya karar verdim.
Ve sonra 20’lerime gelmeden alıp ilk iki sayfasından sonra bi kenara koyduğum “Kendine ait bir Oda” kitabını tekrar okumayı istemekteyim.
Ancak ilk adım olarak yazmak için “kendime ait bir oda” seçtim.
Burası sadece benim ve dizginsiz düşüncelerimin.
Sizleri de fiziken değil ama düşüncede beklerim
4.10.10
Yazmalısın!
Belki de bu yüzden aylar evvel başlayıp bugün tekrar el attığım öykümün kahramanına PAYLAŞAN soyadını verdim.
Bu öyküde, "yazanlar yazdıklarında kendilerini anlatırlar" klişesinden bana uyan tek şey kahramanımın soyadı. Çünkü bu kez kalıcı olmak adına iyiliği değil kötülüğü seçen bir adamı anlatıyorum ve net bir şekilde diyebilirim ki "Ben o değilim!"
Paylaşmak edimine geri dönelim o halde.
Farklı hayat kulvarlarında sürdürdükleri hummalı koşturmacalarına rağmen tanıdığım tüm insanlar tek bir şeyde birleşiyorlar: kendini ifade etme tutkusu!
Fakat yolları bu noktadan sonra ayrılıyor. Kimi resim çizerek, kimi dans ederek, kimi şarkı söyleyerek, kimi (inanılmaz ama) herkesi ve herşeyi eleştirerek, kimi (bolca) konuşarak kimi de yazarak ifade etmeye çalışıyor şahsını.
İşte bu sonuncuların her zaman ama her zaman bendeki yerleri farklı.
Yazabiliyor olduguna inananlara müdahalem yok, benim paylaşım tutkum endişeler ve yapabilir miyim acabalarla sarmalanmış kalem korkaklarına karşı.
Yazmanın hangi aşamasında oldugum tartışılabilir. Ancak birilerini buna cesaretlendirmek için en tepede olmam gerekmediğini biliyorum. İlkokul öğrencilerinin birbirine ders çalıştırdığını siz hiç görmediniz mi ?
Cesaret sıkıntısı çeken bir arkadaşıma dediğim gibi "Orhan Pamuk, çokça yazarak Orhan Pamuk oldu," ve Murat Gülsoy'un dediği gibi "Yaratıcılık ayrıcalıklı bir insan grubunun tekelinde değildir!"
Ancak insan yarattıkça ayrıcalıklı olmayı garantileyebilir. Yazmak arındırır, yazmak insana ruhen kademe atlatır. Yazının toprakları yazmadıkça adım atamayacağınız kutsal topraklardır.
Son olarak yine Murat Gülsoy'un kısa ama vurucu tabiri ile sanat büyük bir maceradır.
Somut bir şekilde yanımda olmayan, bu yüzden sırtını sıvazlayıp, hadi sen de atıl bu maceraya diyemediğim tüm "aslında yazabilecek olanlara" hayatlarını eşsiz bir maceraya çevirmeleri dileklerimle bu kısa yazımı ithaf ediyorum....
