27.6.08

Yapraklar ve Kuşlar


Çınar ağacı yapraklarını Haziran’da mı döker? Yoksa buradaki çınarların içini yakan bir şey mi var bilmiyorum.
3 yıl 7 aydır yeryüzünü gözümde daha bir güzel kılan kızımla yürüyoruz, ayaklarımızın altında haşır huşur çınar yaprakları.

—Anne, yapraklar niye dökülür?
— yeni yapraklara yer açmak için

Hayret! Ne kadar da 30 yıl kadar evvel sorduğum soruya, ve aldığım cevaba benziyor bu cümleler.
Ama konu başkaydı.
Sormuştu çocuk Binnur:
— insanlar niye ölür?
—Yeni doğacak insanlara yer açmak için.

O gün çocukmuşum gerçekten. O gün bu cevapla tatmin olmuş(t)um.
Sonra büyüdüm.
Yeni insanlar doğmak zorunda mı? Onlara yer açmak için kendimizi feda etmek zorunda mıyız, diye sorar olmamdan anladım büyüdüğümü.
İnsanın hayatın tadını en çok çıkardığı, beynini ölüme dair korku kurtlarının kemirmediği zamanların kendini bilmediği, dönemler olması ne ilginç...

Kendini bilmemek!
Hani derler ya, “kendimi bildim bileli”…

Kendini bilmediği dönemler var insanın. Hani yaşadığının bile çok farkında olmadığı. Evel ezel var zannettiği kendisini, zamanı sorgulamadığı. İşte o günler mis gibi süt kokar ağzı insanın ve bir dönemi o günlerin, kendi anasının sütüdür kokan.

Çok uzun süre iç içe, ten tene, süt süteydik biz kızımla. 2,5 yıl. 2,5 koca yıl.

Soruyorum (dün) Nasıldı sütümün tadı?
Cevaplıyor: kremalı süt gibiydi, çok güzeldi…

Yazmalıyım.
Bunu da yazmalıyım.
Ben zamanın farkındayım. O değil. Ben biliyorum her şey zamanın hışmına uğruyor, akıyor, gidiyor, unutuluyor.
Ama o daha bilmiyor.
Çünkü o, tertemiz. Neden ağaçtaki yapraklar yerlerini yenilere bırakmak zorunda diye sormuyor.
Çınar yaprakları zamanlarını doldurmuş, ayaklarımızın altında hışırdamakta.
Kızım bana şöyle diyor:
Ve ağaçtaki kuşlar uçuyor, yerine yenileri konuyor….

Yine Haziran.
Yılın zamanı en çok sorguladığım ayı.
Şimdilik ağacın dallarındayız kızım. Kanadımın altındasın hatta sen.
Senin için öyle çok hayalim var ki…
Yüksek yüksek ağaçlarda hayal ediyorum seni hep. Ve maviliklerde kanat açmış hür! Zamanı geldiğinde ya uçacağım yeni kuşlara yer açmak üzere, ya düşeceğim yeni yapraklar çıksın diye.
O zamanın hay huyu içinde söyleyemeyeceklerimin telaşı içindeyim şimdi.
Ha bir eksik, ha bir fazla söylenmiş sevgi sözcükleri ne fark eder aslında minik kuşum. Sen yine de bilirsin çok ama çok sevildiğini.
Ve nasıl anlatabilirim sana, geçenlerde gördüğüm beli bükük yaşlı kadında kendi geleceğime değil, senin geleceğine dönük kederimi.
Düşündüm ki o yaşlara geldiğinde yanında olamayacağım. İçim cız etti.

Umudum seni o yaşlara geldiğinde bana veya babana ihtiyaç duymayacak kadar kuvvetli biri yapabilmiş olmak.
Sonra?
Sonrası yapraklar ve kuşlar….

9.6.08

Floş Royal





“Neden Jethro Tull t-shirtini giymedin?” diye soruyor Ertunç.
“Kirliydi,” diyorum.
“Heyecanlı mısın?” diye soruyor bir de…
Heyecanlıy(d)ım tabi.

Hayatımın yarısına bir çeşit fon müzik gibi, alttan alta yerleşmiş bir gruptan, aslında sembolden bahsediyoruz.
Gençliğimin sembolü, hayatımın baharını hatırlatan bir isim: Jethro Tull…

Çabucak bir hesap yapıyorum. 37 yıl ve bir de sahibi tarafından kaale alınmayan bir adet buçuk var ortada. Tüm bu kadar zaman ben doğalı beri geçmiş. Bunun yarısından üç fazlası, koskoca bir 19 yıl ise onların eşliğinde.

İlk kasetlerini aldığım günü hatırlıyorum; Thick as a Brick.
1989’un Mayıs ya da Haziran’ı.. Üzerinde bir gazete sayfası resmi var kapağın. Eve gidip çabuk hareketlerle teybe takıyorum kasedi. Bir şarkı başlıyor, bitimsiz- inişli çıkışlı bir şey. Kasedin bir yüzü bir şarkı, çeviriyorum arkasını bir şarkı. Bildiğim kaset süresi ne ise o kadar ama, hepi topu iki şarkı işte.
Hani hayat gibi, kesintisiz ve bir yükseklerde, bir alçaklarda.
Sanki kücük öykülerle yetinmeyip roman yazmış adamlar müzikle.
Sonrası,
sonrası hep anlattığım hikaye.
Ben doğmadan evel başlamışlar müzik kariyerlerine. Bende bir telaş! Dar öğrenci bütçemle tüm kasetlerini toplamaya çalışıyorum grubun.

1968 yılında, sanki kendilerine “yan flüt ile progresif rock bu mudur” diye sorulmuşçasına “This was” (Buydu) albümü ile atılıyorlar dünya müzik arenasına.
Ertesi sene s”Stand up”- Kalk ayağa diyorlar henüz kendilerini farketmemiş rockerlara. Sonra, benim doğduğum yıl geliyor. “Benefit”-Fayda diyorlar, derken derken seneler su gibi akıp geçiyor, geride onlarca muhteşem album ve binlerce konser bırakarak.

Bu sene Jethro Tull’ın saçlarına ak düşmüş üyeleri birlikte 40 yıl kutlamaları yapıyorlar. (arada gruba giren çıkanları da unutmamalı) .

VE günlerden bir gün hayat arkadaşım arıyor beni iş yerinden.
“Bak,” diyor “konser”.

Biliyorum konseri ama başında kavak yeleri esen eski rocker, hayatın gerçekleri ile biraz dibe çökmüş sanki: “Pahallı,” diyorum. “Hem nasıl gidecez?”

Nişanlılık dönemimiz biterken arabasız hayatımız başlamıştı. Nicedir tabanvayız…

“Bak,” diyor “sen orasını düşünme, araba kiralar hallederiz. Kapatıyorum ben, iyice bir düşün karar ver. Ama unutma 40. yıl bu. Bir dahaki sefere olmayabilir. Maazallah içlerinden biri ölür, ya da ne bileyim grup dağılır falan…”

Ha bir de diyor ki bana “Hani hayatımın en mutlu bir buçuk saati demiştin 20 yıl evelki konsere.” Üniversitedeyken ben, yine gelmişlerdi. Ama Efes Anfi tiyatroya. Öğrencsin ve yine hayat her köşeden masraf kapısı açıyor sana. Nasıl gideceksin. Girmiştim sanat festivaline gönüllü yer gösterici olarak. Anlattım geçenlerde, biliyorsunuz. Muhteşemdi. O zaman solist Ian’ın kıvır kıvır rocker saçları omuzlarında. Sahnede leylek gibi bir bacagını kaldırıp diğerine dayayarak flüt çalıyor, biz bağırıyoruz: aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa..
Sonra Fat Man şarkısında oturduğu tabureye, My God şarkısının çıkış noktasında kalkıp bir tekme vuruyor, biz bağırıyoruz: aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa..

Telefon elimde hala. Destekçi arayışı içinde Aslı’yı arıyorum. Bu Aslı, o Aslı. Hani çarşının altını üstüne getirip bana Jethro Tull t-shirti arayan, neticede yaptıran Aslı.
Diyor ki “git tabi deli misin, düşündüğüne bak. VE bir de diyor ki canım benim: Sıkışırsan ben sana destek atarım ay başında.

Ah be Aslı, senin varlığın yeter, ne parası. Dünyanın para işlerini çözdüm ben çoktan. Kaydıra kaydıra ödedin mi faturaları her bir şey yeşerebiliyor hayatında.
Tekrar telefon açıyorum hayat yoldaşıma. Al aman be gideyim diyorum.

Gideyim…

Tekil..

Çünkü babası kızıma bakacak ben konserde çığlıklar atarken.

Konser başlamak üzere.

Belki hızlı çakılmış bir biranın etkisiyle, belki eskiyerek, giderek daha bir kabarmış yüreğimden dolayı bilmem, yerimde duramıyorum. Ağlayacam.

Ucuz yerden de almamış biletimi kocam.
Orta bloktaki yerime ilerliyorum.
Çok mutluyum. Sağıma soluma çoktan yerleşmiş kalantorlara muhteşem bir gülücükle “iyi akşamlar,” diyorum.

Sonra sahne aydınlanıyor. Benim adamlar geliyor. Ağlıyorum yahu, ağlıyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Ulen kimse ağlamıyor. NE bu Zamfir mi dinlediğinizi sanıyorsunuz? Size davetiyesi mi geldi bunun, kıymetini bilmiyorsunuz.

Ah gerzek kadın diyorum kendime. Diyecekler ki Beatlesmania bir nevi. Yok yok ben kimsenin gülcemali için ağlamıyorum. Sahnede gençliğimin rüzgarları esiyor ama adamlar ağartmışlar çoktan ……. belli ki…

Geberecem mutluluktan.
Nedir?
Altı üstü bir konser mi?
Değil işte, değil.

Aslı’ya telefon açıyorum. Dinleee, diyorum, dinleeee, mutluluktan geberiyorum…..

Sonra bir ara öne doğru gidiyorum.

Biraz daha öne.
Derken, derken kendimi sahnenin önünde buluyorum. Ayaktayım. Çevremde gençler. Bağrışıyoruz deli gibi. Yağmur yağıyor. Sıçana dönmüşüz. Muhtemel ki davetiye şımarıkları kendilerini şeker sanıyorlar, kalkıp gidenler var, inanamıyorum.

Sahneye dayanmışım. Çevremde bir yığın üniversite talebesi, Ian nerdeyse bir – iki metre ötemde. Deliler gibi şarkı söylüyorum. Şarkı aralarında “Song for Jeffreeeeeeeeeeeeeeeeeeey, Song for Jeffreeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey,” diye bağırıyorum.

“çaldıracaz onu da” diyorlar gençler, bana eşlik etmeye başlıyorlar.
Deliler gibi bağırıyoruz : Song for Jeffreeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey

Çalmayacaklar ama olsun. Bana yetmiş çalınanlar, tekrar 18 yaşındayım, en azından bir buçuk saatliğine.

Üzerimde Jethro’nun t-shirti yok çünkü onun yerine özellikle seçilmiş bir başka şey giymişim.

Bu bir Texas Hold’em Poker t-shirti.. Üzerinde ise bir floş royal…

Sana adıyorum t-shirti hayatım. Canım biricik hayat arkadaşım. Sen hayatımda açtığım en iyi kartlarsın çünkü…..

2.6.08

Ölmek için çok genç Rock'n Roll için çok yaşlı.....

İzmir'den Efes'e uzanan ince uzun yeşil yol üzerinde bir yerlerde,
gidiş yönünüze göre kimi zaman sol,
kimi zaman sağ yanınızda (bulacağınız) bir Keçi Kalesi vardır.
Az biraz tepede kalır (kale).
Hani "koyunların" değil ama "keçilerin" ulaşabileceği yükseklikte bir yerlerde.

İşte o kale benim için bir çeşit dönüm noktasıdır.

Babamın minik yeşil arabasında –çocukluk sınırları dâhilinde- bin defa geçmişimdir de önünden, içine vasıl olmam gençlik kıyılarına henüz içi dolu bir deniz minaresi gibi vurduğum günlere denk düşer.

Yok, aslında, günler değil, tek bir gündü o.
Başlı başına- tek başına.

O gün Dağcılık Kulübünün yola çıkılmadan önce sayılmış kafalarından biriyim.
AMA
Minik yeşil bir arabanın bir köşesinde minik bir kız çocuğu değil, ARTIK bir bireyim.

Olası en romantik araçda, bir tren içinde yaklaşıyoruz doğanın bir parçası gibi duran bir istasyona.

Sanki ve aslında, o istasyon yokmuş da orada, o gün atmosferi tamamlasın diye peydahlanmış kırın ortasında…

Trenden iniyorum gençliğimin kıyılarına.

Sırtımda asker yeşili, asker kumaşı bir çanta, ayaklarımda postallar.
Sahi savaşa bu kadar karşi insanlar neden kendilerini asker kıyafetleri içine sokarlar?

Babam pek istememişti dahil olmamı o gruba. "Gerek yok," demişti.

Muhtemel ki biricik kızını karabinalar, kancalar ve halatlar silsilesinin son noktasında, bir kayanın bir ucunda sallanır halde hayal bile etmek istememisti.

Ama o reddedişten tam bir sene önce"Hayır," deme hakkını kullanmıştı bir kez.

"Tiyatro grubu?" demiştim,
"olmaz," demişti.

Hani içine doğduğum aile demokratik bir aileydi?
Değil miydi?
Öyleydi belki.
Ama demokrasinin de yan yolları- patikaları vardı öğrenilesi, koyunların değil de keçilerin- dik kafalıların yürüyebileceği.

sormamayı öğrendim sonra ben.
Bildiğimi okumayı.
Babam da olsa bana sınır koyan, kafama uymazsa hayat bahçemin çevresine konulan, üzerinden aşıp koşmayı öğrendim ben.

Biraz gizli-Biraz saklı,
kılıfına uydurulmuş, ama hayat bir kere ise bahanem gayet haklı,
tüm merak ettiklerime burnumu soktum neticede.

Birey olmak böyle bir şeydi galiba..

Önüne konulan barikatların yanından, aradan dereden, ama illaki bir şekilde akmak…
Yoluna devam etmek.
Duraksamamak.


1989'un Mart'ı, Mart'ın 11'i…
Bahar tomurcuklarda patlamış.

Tren istasyonu şiir gibi.

Biraz saçaklı ama yine de düzgün bir ip gibi yukarı doğru tırmanmaya başlıyoruz.

Varıyoruz Keçi Kalesine.

İçi koca bir avlu.
Çevresi surlar ve kulevari birkaç yükselti.

Kulelerden birinde oturup sarkıtıyorum ayaklarımı bir oyuktan..
Ardımda, şimdi detaylarını hatırlamadığım yüzler..

Hayata yeni başladığımı hissediyorum.
Hayat mis gibi bahar kokuyor.

Çocukluk- gençlik eşiğim, kalenin içine dönüp bakıyorum.
İçi boş. Bomboş.

"Bu muymuş," diyorum (kale) kendime.

Ve de "bu olsa ne fark eder aslında?"

Hayat bahar kokuyor nasıl olsa.

Ve içi boş ya da dolu, fethedilmeyi bekliyor sahsımca.

Sonraları aynı yol üzerinden, müzik tutkunlarının oluşturduğu konvoylarda parmaklar kapalı ama baş parmak yukarda, çok konserlere vasıl olduk biz, hayat yolcuları.

Hepsi direnendi, hepsi protesto eden, hepsi isyan eden insanlar. Bir Joan Baez vardı mesela, kaçak girdiğimiz, Efes'in devasa anfi tiyatrosunun kemerlerinden birinden.
VE hani işte o kemerde yırtmıştı karanlıkta bileğimi kuru bir dal parçası.

Yanımızda getirdiğimiz bir şişe kırmızı şaraptan birkaç yudum fedası ile yıkamıştık yaramı.
Şimdi elimi sürdüğümde tam o noktaya, dışarıdan görünmeyen ama elle hissedilen bir kabartı buluyorum mesela.
"Gençlik," diyorum.
Seviniyorum tuhaf ki.

Sonra gençlik sayacında birkaç sene daha ilerlediğinde , biraz daha aklı başındalıkla gönüllü festival görevleri almalar.
Yer göstericilik yapmak tüm festival boyunca, sırf Jethro Tull konserine gidişi garantilemek adına. Ceplerimizie sıkıştırılan bahşişlere gülüp geçmek, öylesine genç olmak- öylesine saf (ki) bu para çok deyip bahşişin üstünü geri sıkıştırmak adamların kadınların avuçlarına…..

Tüm konserlere giden yol Keçi Kalesi önünden geçmekte.

Kale yol üzerinde beni beklemekte.
Gidişlerde şen- dönüşlerde bitmiş ve uyuklayan bir genci seyretmekte….

Kalenin içi boş, ne fark eder?

Hayat da sanki biraz öyle.
Ama önemli olan onun içinde olmak.

Ve burnunu havaya dikip bahar kokusu almak.
Her daim.

VE şimdi
Cuma gecesi
Bir veteran rockçı olarak
bahar kokusu almaya gidiyorum hayatımın ortasından.

Kim demiş bahar tek mevsimdir?
Ve 10lu yaşların sonu ile 20 li yaşların dibi arasında hissedilir?
Öyle eskimişiz ki kime desem hatırlamıyor Jetro Tull'ı…
Ama bilen biliyor.
Solistleri Ian'ın dediği gibi

Too old to rock'n roll, too young to die

Ama ne fark eder..
Hayat koklamasını bilene bahar kokuyor…

23.5.08

Burası orası olabilir John....



Ağaçlı bir yolda yürümektedir kadınla adam. El ele – yan yana, kararlı adımlarda ama “kelimesiz”… Sonra bir açıklığa gelirler. Kocaman bembeyaz bir malikanenin bahçesidir burası. Kapının önüne gelir ve beklerler.
Yüksek kapının üzerinde “Burası burası değil!” yazmaktadır.
Kapıyı çalmazlar. Kapı açılmaz. Ama onlar içeri girerler.

Ortam karanlıktır.

İleri köşede bir piyano durmaktadır. Adam piyanoya yerleşmiş, kadın üstündeki siyah kabanı çoktan çıkarmış, beyaz uzun bir elbise ile kalmıştır.

Adam konuşur, ya da şarkı söyler ; Cennetin, ülkelerin, savaşların olmadığı bir düzeni hayal etmesini ister kadından.

Kadın tek tek pencerelerdeki kepenkleri açar. Odaya yavaş yavaş ışık dolar. Son pencereyi de açtıktan sonra kadın, adamın yanına gider. Piyano başındaki adam kadına “ bir hayalperest olduğumu düşünüyor olabilirsin, ama benim gibi çok insan var,” der. Kadın bir şey demez, dinler.

Sonra şarkı biter. Adam kadına döner. Kadın uzaklara odakladığı gözlerini, sevdiğini bekletmek istemez bir tavırla çevirir adama. Uzun uzun bakışırlar. Sonra adam mimikleri ile komiklik yapar, kadın gülüverir. Klip biter.

Denilen o ki Yoko Ono John Lennon’dan önce de Yoko Ono’ymuş. “Elbette,” diyorsunuz. Ama kimlikde bir isim olmaktan ziyade, tanınmış bir isim olmak halinde.
Post Modern anlayışta bir sanatçıymış Yoko.
Günlerden bir gün (yine) uçuk bir sergi açmış. Sergiye katılan onlarca popüler simadan birisi de John’muş.
Bir merdiven varmış eserleri arasında Yoko’nun. Bu merdiven galerinin yüksek tavanına doğru çıkıyormuş. TAvanda, merdivenin bittiği yerde, mini minnacık bir

“EVET”
yazıyormuş.

John “evet” i okumuş ve Yoko’ya (tam işte o anda) aşık olmuş.

Sonra dünyanın en bilinen çiftlerinden biri olmuşlar.

İki çocuk yapmışlar. Gece oldu mu birlikte yatmışlar, gündüz oldu mu birlikte kalkmışlar. Kalkmak ne kelime, tüm günü hep ama hep birlikte yaşamışlar.

Sonra
İnsanın dolaysızlığını, aşkın (ve sevginin her şeyden) üstünlüğünü anlatmak için,, ve –veya savaşın kokuşmuşluğunu insanoğluna hissettirebilmek adına beyazlara bürünmüşler, yatağa girmişler, gazeteciler ordusunun karşısında poz vermişler. Ellerinde pankartlar varmış “Savaşa Hayır!” diyen. …

El ele yürüdükleri huzur dolu evde erkeğin kadına söylediği şarkı elbette IMAGINE.

Hani John’un kadınına “üzerimizde cennetin, cehennemin değil de sadece gökyüzünün olduğu bir yer düşle,
Tüm insanların sadece bugün için (an için) yaşadığı bir yer,
Ülkelerin,
ölmek veya öldürmek için bir nedenin olmadığı
Mülkiyetin,
hırsın
ve açlığın olmadığı bir yer düşle,
tüm insanların barış içinde yaşadığı bir yer düşle, diye kadınını avuttuğu şarkı…

VE ev de, kapısında “Burası burası değil!” yazan ev.

Ve John, belli ki “bu dünya orası da değil!” Hani senin bahsettiğin gibi bir yer değil.

Bir aralık günü John’u vurdular. Aslında birileri değil, biri vurdu. Hayranı olduğunu iddia eden bir deli, John’un dişiyle tırnağıyla, hepsinden öte kalbindeki (tüm dünya için) barış tutkusuyla edindiği şöhretini çalmak için vurdu onu… Ama elbette (mutlulukla) yaşama/yaşatma tutkusu, kahredip yoketme tutkusuna baskın geldi.
Şimdi
dünyada John Lennon’u bilmeyen yok
ama
katilinin adını nerdeyse bilen yok…..

Ne dersin John, belki de “burası orası”.


Imagine






20.5.08


Aslı bana bir dergi getirdi. Adı Amargi.

“Biliyor musun Aslı, hayalimde ne var, sen- ben, şöyle birkaç arkadaş daha bir feminist dergisi çıkarsak, ne güzel olur değil mi?”
dedim, dergi elimde.

“Evet, iyi olur aslında,”
dedi Aslı. Ama bilmiyorum, belki inanarak onayladı beni, belki kendine kendisi de inanmadı…

Dergiyi tutma görevi sol elimin iç kısmına, sayfaları inanılmaz bir hızla çevirme görevi ise yine aynı elimin başparmağına aitdi. Dergi, içeriksel sorumluluklarından bertaraf, zamanın o anında yüzüme doğrıu güzel bir esinti verdi. Çoçuklar paketlerin başına çökmüşlerdi. Salon, öğretmenleri laklakta kreşlerin o darmadağın oyun odaları gibiydi. Anne olduğumu anladım, ve arkadaşlarımın da birer anne olduklarını. Zaman değişmişti, cepheler değiştirilmişti. Artık bir 5 dakka daha oyun hakkı talep edenlerden değil, talep edilenlerdendim- dendik.

Evin her köşesinde, önünde – ardında, bahçe çitinde, meyve ağacında, oradan oraya “hoppa zıppa” yavrum dur, eyvah bardak kırıldı basma, bir kaşık daha yiyeceksin, ne? bira mı, bira içmez çocuklar ama, ay in oradan düşeceksin, dur sana güneş kremi süreyim yanma, seni akça pakça, ay bu komşu çocukları da nerden çıktı şimdi başıma , ay durun bir dostumla konuşacam , dağılın bakayıııııım, derken vakit tamam oldu. Taksicinin saati “12’yi vurdu! Saat 17:30 arabasına yetişecek İstanbul yolcuları yola koyuldu…

Selin getirdiği mil gibi bir yığın kültür ürünü bıraktı gerisinde Aslı , gitti… En son bahçede gördüğüm sulu boya setleri (bilmiyorum hala bahçede mi duruyor, gidip bakmalı), profesyonel bir ressamın gözlerini parlatacak fırça setleri, bir yığın büyüğe küçüğe cdler, aile oyun kutuları, stickerlar, elbiseler, yağmurluklar ve bir de dergi: Amargi…


Amargi Sümerce Özgürlük demekmiş. Hani insan en çok neyin hasretini çekiyorsa onu koyar ya evladına ad olarak, hani SILA gibi, DOĞA gibi, 74’de ZAFER gibi, BARIŞ gibi… İşte bir avuç kadın toplaşmışlar , feminist bir dergi kurmuşlar adını da “özgürlük” koymuşlar: AMARGİ…

NE güzel bir dergiymiş, tam bana göre dedim akşamın sakinliğinde, hızı daha azalmış bir başparmağı turundan sonra derginin üzerinde… Ama tam olarak okumadım elbette. Gece girdi araya, yarı huzursuz uyudum sırtımda içi vicdan azabı dolu bir küfe.
Yarın bana tatil ama kızımın kreşi açık, göndermeli mi göndermemeli mi, göndermeli mi göndermemeli mi?

Sabah oldu.
Göndermeli.

Kreşten istemişler bir yığın ihtiyaç malzemesi. Ha bir de tatile girerken yıkansın diye gönderilmiş çarşaflar – yorganlar vs. Servise önce iki koca torba koydum içlerinden tuvalet kağıtları, mutfak havluları, sıvı sabunlar, ıslak mendiller, temiz çarşaflar, çarşaf altı özel naylonlar sarkan. E sonra da kızımı…

Ev dağınık, ama ruh da avare… Henüz kahve kokmuyor mutfak, içimden bir şey yapmak gelmiyor belkide bu nedenden sırf. Kadınlığın beni en çok mızırdatan vechelerine sırtımı dönüp de “özgürleşmeliyim” biraz.

Dergi yoğun.

Dergi hani benim de dilime pelesenk şeylerden bahsediyor. “Kadın,” diyor “hem dış dünya da hem de evde çalışmaktadır,” diyor. “Buna rağmen herkeslerden az kazanır, ve ekonomiye katkısı hiçe sayılır, sigortasızdır, güvencesizdir, yıpranma payı ise hiç yoktur,” diyor. Sonra pozitif ayrımcılıktan bahsediyor. Yeni sosyal güvenlik yasasından bahsediyor… “kadını iyice dibe çökertecek, iyice erkeğe bağımlı hale getirecek,” diyor.
Amargi diyor, ben aval aval dinliyorum… Ben gözlerimi alamadıkça satırlardan, Amargi iyice coşuyor, kendi cümlelerimle anlatması zor detaylar veriyor. Önerilerde bulunuyor. “Eyvahlar olsun, benim zannettiğimden de vahimmiş kadın olmak,” diyorum. Ve bir de zannettiğimden de yüce bir görevmiş feminist olmak….

Aklımdaki fikir üzerime yük oluyor.
Yok yok ben çıkaramam bir feminist dergisi. Öğrenmem gereken daha çok şey var kadının erkeklerin nezdinde “insan” statüsüne konması için atılması gereken ekonomik-politik adımlar hakkında.

Ben şimdilik olsa olsa evimde ve küçük çevremde çemkiririm zaman zaman: "Evlenirken imza mı attım tuvalet çöpünü hep ben boşaltacam diye," gibi- hepsi bu…

Aklıma gelmişken dergiye düşündüğüm ad “FEM”…
İsteyen istediği gibi kullansın, ama lütfen kullananlar benim gibi tatlı su feministi olmasın….

13.5.08

Önce dinle, sonra oku....

The Beatles - Strawberry Fields Forever
Aşağıdaki yazı birazdan okumanız gereken yazı.
Ama öncesinde klipten bahsetmek isterim. Klibin uçukluğu zaten dikkatinizi çekecek, bir de bu klibin dünyada çekilen ilk klip olduğunu bilirseniz tamamdır :) . Çoğu kişi Bohemian Rhapsody'nin (Queen) bu şerefe nail olduğunu sanır ama gerçek başka. Aslında ben de isterdim Bohemian kapmış olsun payeyi, ama olmamış işte ....

12.5.08

Strawberry Fields Forever!


Şimdinin, betonlar arasında yeşermeye çalışan çocukları, acıkavun nedir biliyor mudur acaba?
İsmen değil de cismen bilmek ama…
Hani tüylü eliptik meyvesinin az biraz sıkıştırmayla patladığını bilmek ya da. (Ve) patladı mı ucundan fışkıran acı suyundan ağzı gözü kollamak gerektiğine dair başkaca detayları bilmek kastettiğim. Bilmek derken cismen bilmek, kurur kuruya ismen bilmekten ziyade. Dokunmuş olmak bir şeye, ya da zamanın bir kıyısında o şeyin senin hayatına dokunmuş olması bir şekilde, peşinde olduğum…

Zira çok da matah bir şey değildir acı kavun… Farkeder mi ? Kimilerince çöplük bitkisi diye adlandırılacak kadar mütevazi bu bitkiyi eşsizleştiren başka başka faktörler var şüphesiz.

Ona ait detaylar henüz yamaçlarına beton dökülmemiş çocukluğuma ait detaylar. Kİ o zamanlar, aslında nazsız –tuzsuz ve kimilerine göre arsız olan acı kavunların, şehir denen beton ormanında (insanlara rağmen) insanlardan hala kendilerine yer bulabildikleri zamanlar…

Sonra “yeni zamanlar” kronolojideki sıralarını talep ediyorlar artık eskimiş zamanlardan.
Ve betonların da daldan, yapraktan, çimden, çiçekten talebi var elbet.
Gerilimin o hoş tadı heybenizde, mahalle çocukları ile bir gün önce oynadığınız acı kavun savaşı ertesi gün maziden bir parça artık. Bir inşaat şirketi gelmiş- daldırmış kepçeyi yamaca, temel çukuru açıyor. Üstelik hayatınızdaki tüm tuhaf gelişmelerin vuku bulduğu ve bulacağı bir zaman diliminde: henüz siz uyurken! Ve/veya - Sen uyurken- Ben uyurken- Biz uyurken!

Uyumak, işte bu yüzden güzel,
ama işte tam da bu yüzden çirkin….

Hani o eşsiz parçasında dediği gibi John Lennon’un : “Yaşamak, gözlerin kapalıyken (çok) kolay!”

Görmeden çevreni sarmalayan nasırlı kalpleri, rahatsız edici değişimleri!

Çünkü,
Kepçe ile beraber gidenler yalnızca acı kavunlar değildi.
Gelincikler de çekildi, henüz kökleri sökülmeden koca makineyle, korkudan döküldüler muhtemelen. Sonra arapsaçları vardı, hani komşu teyzenin biz çocuklara toplayalım diye para verdiği bir keresinde. Ve papatyalar beyaz beyaz, alelade kır çiçekleri rengarenk, ve içlerinden belki bir tanesi 4 yapraklı çıkacak kadar çok yonca….

Hepsi gittiler. Elbette temsilen “bir gecede”. Aslında tüm çocukluğuma yayılarak ve yerlerinde önce su basması denen su dolu çukurlar sonra da koca koca binalar bırakarak gittiler.

Zaman geldi dedik ki birbirimize, “bu mahallede içine taş atmadık temel çukurumuz yok!”
Tanık olduk tüm betonların doğumuna – büyümesine ve tanık olduk tüm yeşilin ölmesine….

Belki de bü yüzden üniversite yıllarında en büyülü şarkı ismi niyetine “Strawberry Fields Forever!” diye yazdık defterlerimizin üzerine.
Yoktu yamaçlarımızda çilekler belki ama, vardı işte birilerinin çocukluk anılarının bir köşesinde.

Diyordu ki John, çocukluk anılarına atfen ve gerçek hayatın gerçekliğinden yorulmuş bir yetişkin olarak: çilek tarlalarına gidiyorum, (orada) hiçbirşey gerçek değil….

Ve diyordu ki, gerçek hayatdan dili yanmış bir şekilde: kimse ağacımda değil, kimseyle aynı frekansı tutturamıyorum.. Ve ekliyordu neticede: bu pek de farketmez (aslında)…

Nerden nereye…

Dolanıp duruyor aklımın müzikden sorumlu hücrelerinde işte bu şarkı son zamanlarda. Çünkü birkaç cabbar çilek fidesi bahçemde boyvermekte…
Gün be gün gözümle severek büyütüyorum onları…Öyle gerçek dışılar, öyle gerçek dışılar ki sormayın.

Yoktu bizim yamaçlarımızda çilekler elbet. Tadı acı, anısı tatlı acı kavunlar, çeşit çeşit çiçek ve yemeğe dönüşebilecek otlar sadece, alabildiğine yayılmış yeşillikler üzerinde…

Ama çilek öyle bir bitki ki yanılsama yaratıyor insanda. Gerçekdışılığın sınırları hayallerle öpüşüyor bir bakmışssınız. Ve sanıyorsunuz ki o çocukluk bu çocukluk, seninki – benim ki hepimizin ki aynı, ve bir gün bir şekilde senle de oynadım onla da, bunla da zamanın bir köşesinde…

Şimdi ise kim gerçekten ağacımda bilmiyorum, ama bu pek de farketmez aslında…. Bahçedekileri bilmem ama düşüncelerimde çilek tarlaları uzanmakta sonsuza….