2.6.08

Ölmek için çok genç Rock'n Roll için çok yaşlı.....

İzmir'den Efes'e uzanan ince uzun yeşil yol üzerinde bir yerlerde,
gidiş yönünüze göre kimi zaman sol,
kimi zaman sağ yanınızda (bulacağınız) bir Keçi Kalesi vardır.
Az biraz tepede kalır (kale).
Hani "koyunların" değil ama "keçilerin" ulaşabileceği yükseklikte bir yerlerde.

İşte o kale benim için bir çeşit dönüm noktasıdır.

Babamın minik yeşil arabasında –çocukluk sınırları dâhilinde- bin defa geçmişimdir de önünden, içine vasıl olmam gençlik kıyılarına henüz içi dolu bir deniz minaresi gibi vurduğum günlere denk düşer.

Yok, aslında, günler değil, tek bir gündü o.
Başlı başına- tek başına.

O gün Dağcılık Kulübünün yola çıkılmadan önce sayılmış kafalarından biriyim.
AMA
Minik yeşil bir arabanın bir köşesinde minik bir kız çocuğu değil, ARTIK bir bireyim.

Olası en romantik araçda, bir tren içinde yaklaşıyoruz doğanın bir parçası gibi duran bir istasyona.

Sanki ve aslında, o istasyon yokmuş da orada, o gün atmosferi tamamlasın diye peydahlanmış kırın ortasında…

Trenden iniyorum gençliğimin kıyılarına.

Sırtımda asker yeşili, asker kumaşı bir çanta, ayaklarımda postallar.
Sahi savaşa bu kadar karşi insanlar neden kendilerini asker kıyafetleri içine sokarlar?

Babam pek istememişti dahil olmamı o gruba. "Gerek yok," demişti.

Muhtemel ki biricik kızını karabinalar, kancalar ve halatlar silsilesinin son noktasında, bir kayanın bir ucunda sallanır halde hayal bile etmek istememisti.

Ama o reddedişten tam bir sene önce"Hayır," deme hakkını kullanmıştı bir kez.

"Tiyatro grubu?" demiştim,
"olmaz," demişti.

Hani içine doğduğum aile demokratik bir aileydi?
Değil miydi?
Öyleydi belki.
Ama demokrasinin de yan yolları- patikaları vardı öğrenilesi, koyunların değil de keçilerin- dik kafalıların yürüyebileceği.

sormamayı öğrendim sonra ben.
Bildiğimi okumayı.
Babam da olsa bana sınır koyan, kafama uymazsa hayat bahçemin çevresine konulan, üzerinden aşıp koşmayı öğrendim ben.

Biraz gizli-Biraz saklı,
kılıfına uydurulmuş, ama hayat bir kere ise bahanem gayet haklı,
tüm merak ettiklerime burnumu soktum neticede.

Birey olmak böyle bir şeydi galiba..

Önüne konulan barikatların yanından, aradan dereden, ama illaki bir şekilde akmak…
Yoluna devam etmek.
Duraksamamak.


1989'un Mart'ı, Mart'ın 11'i…
Bahar tomurcuklarda patlamış.

Tren istasyonu şiir gibi.

Biraz saçaklı ama yine de düzgün bir ip gibi yukarı doğru tırmanmaya başlıyoruz.

Varıyoruz Keçi Kalesine.

İçi koca bir avlu.
Çevresi surlar ve kulevari birkaç yükselti.

Kulelerden birinde oturup sarkıtıyorum ayaklarımı bir oyuktan..
Ardımda, şimdi detaylarını hatırlamadığım yüzler..

Hayata yeni başladığımı hissediyorum.
Hayat mis gibi bahar kokuyor.

Çocukluk- gençlik eşiğim, kalenin içine dönüp bakıyorum.
İçi boş. Bomboş.

"Bu muymuş," diyorum (kale) kendime.

Ve de "bu olsa ne fark eder aslında?"

Hayat bahar kokuyor nasıl olsa.

Ve içi boş ya da dolu, fethedilmeyi bekliyor sahsımca.

Sonraları aynı yol üzerinden, müzik tutkunlarının oluşturduğu konvoylarda parmaklar kapalı ama baş parmak yukarda, çok konserlere vasıl olduk biz, hayat yolcuları.

Hepsi direnendi, hepsi protesto eden, hepsi isyan eden insanlar. Bir Joan Baez vardı mesela, kaçak girdiğimiz, Efes'in devasa anfi tiyatrosunun kemerlerinden birinden.
VE hani işte o kemerde yırtmıştı karanlıkta bileğimi kuru bir dal parçası.

Yanımızda getirdiğimiz bir şişe kırmızı şaraptan birkaç yudum fedası ile yıkamıştık yaramı.
Şimdi elimi sürdüğümde tam o noktaya, dışarıdan görünmeyen ama elle hissedilen bir kabartı buluyorum mesela.
"Gençlik," diyorum.
Seviniyorum tuhaf ki.

Sonra gençlik sayacında birkaç sene daha ilerlediğinde , biraz daha aklı başındalıkla gönüllü festival görevleri almalar.
Yer göstericilik yapmak tüm festival boyunca, sırf Jethro Tull konserine gidişi garantilemek adına. Ceplerimizie sıkıştırılan bahşişlere gülüp geçmek, öylesine genç olmak- öylesine saf (ki) bu para çok deyip bahşişin üstünü geri sıkıştırmak adamların kadınların avuçlarına…..

Tüm konserlere giden yol Keçi Kalesi önünden geçmekte.

Kale yol üzerinde beni beklemekte.
Gidişlerde şen- dönüşlerde bitmiş ve uyuklayan bir genci seyretmekte….

Kalenin içi boş, ne fark eder?

Hayat da sanki biraz öyle.
Ama önemli olan onun içinde olmak.

Ve burnunu havaya dikip bahar kokusu almak.
Her daim.

VE şimdi
Cuma gecesi
Bir veteran rockçı olarak
bahar kokusu almaya gidiyorum hayatımın ortasından.

Kim demiş bahar tek mevsimdir?
Ve 10lu yaşların sonu ile 20 li yaşların dibi arasında hissedilir?
Öyle eskimişiz ki kime desem hatırlamıyor Jetro Tull'ı…
Ama bilen biliyor.
Solistleri Ian'ın dediği gibi

Too old to rock'n roll, too young to die

Ama ne fark eder..
Hayat koklamasını bilene bahar kokuyor…

4 comments:

başak said...

benide ağlattın ya..
helal olsun sana

Zeynep B. said...

Onu bunu, rock'ı pop'u bilmem ama, o surların üzerinde oturduğumuz yaşlarımı hatırlattın bana da... Ne çabuk ve fakat ne uzun seneler geçmiş o gecelerden bu yana... İçim çız etti sanki azcık, gibi geldi bana :)

aysema said...

Biz anneler-babalar hem çocuklarımızın yaptıklarıyla övünürüz hem de başlarına bir şey gelecek diye içimiz titrer.

Kızlarımın üniversite yıllarını anımsattınız bana... Özellikle küçük kızım dalgıçlıktan yelkene her şeyi denedi. Hatta Boğazda daldıktan sonra bana haber verdi. Neyse ki babasına önceden söylemiş.
Önceleri uykularım kaçıyordu,sonra sonra alışıyor biraz insan...

İnsan her deliliği kendisi yapıyor da çocuklarına kıyamıyor.

Anlatı çok etkileyici olmuş. Ben de anne tarafının bakışını eklemek istedim.

Binnur A. Ö. said...

:)
Sevgili Aysema,
Benim de anne olduktan sonra kendimden yana bir endişem var. Biricik kızım yetişip genç kız olduğunda, oraya buraya el atıp hayatı tanımak istediğinde acaba ne yapacagım. Muhtemelene, istemeden de olsa, sınırlar koyacagım.
:)
Hayatın kanunu bu demek.
Zİyaret ve not icin cok tesekkurler.