9.4.08

kız mı, erkek mi?


Bacaksız diye nitelelendirebileceğimiz zamanların birinde,
çıtır çıtır öten çekirdekler eşliğinde
sohbetteyiz.

davetsiz ve ucubik bir kuş,
bir soru ,
dahil olduğum minikler meclisinin ortasına
geldi kondu…



Meclis dağılalı onlarca yıl oldu –lakin- soru hayatımın orta yerinde kaldı… VE dahi beynimdeki sorular kalesinin (ortasına olmasa da ) sağ iç köşesine taht kurdu.

Soru şuydu?

Kız değil de erkek olarak doğmak ister miydin?

Teredüttsüz ve net bir cevap: “Hayır…”

Fakat bundan böyle, bir lanet vardı (sanki) üstümde. Bir soru nasıl olurdu da havada taklalar atar, son saltosundan sonra amacı kaos yaratmak olan sihirli bir değneğe döner ve muhatabını lanetlerdi böyle. Cevabım netti belki ama kafam bulanık artık…

Sahi nasıl bir şey olurdu erkek olarak dünyaya gelmek.

Etek giyememekten daha öte bir şey olmalıydı erkek olmak. Ya da saç uzatamamaktan lüle lüle, ve o lüleleri allı güllü tokalarla donatamamak, incik-boncuk dizi dizi kolyeleri takamamak boyunlara ve bir de mini mini ve temsili de olsa topuklu ayakkabılar içine sokamamaktan ayakları… Bunlar o günlerde ait olduğumuz cinsiyeti gözümüzde güzelleştiren detaylardı… Tüm süsüyle öykündüğümüz annelerimiz, ve tüm dünyanın çevresinde döner gibi davrandığı tüm boyalı basın kuşları hep ama hep kadındı. Sanki erkekler figuran, onların var oluş amaçları ise kadınların varlığını kutlamak ve kutsamak… Erkek olmak pek bir sade pek bir yavan şey gözümde, elbette o günlerde… Baksana örtme ihtiyacı duyacakları memeleri bile yok. O ne öyle dümdüz ütü tahtası gibi bir gövde. Ve ayaklar birer palet, tabir-i caizse… Narinlik diye bir ders olsa sınıfta kalırlar, oturdular mı iki bacakları bir araya gelmez, “yer dar” farketmez, yanlarındaki insanların alanlarına kadar yayılırlar. Ve nerde inşaat ve dibinde bir kum tepeciği, sanki içlerinde muzur bir cin var; atla atla diye bağırır. Veya bir kedi- bir köpek kovalanmak zorunda “onlarca”. Sonra gelsin tetanoz iğnesi gitsin kuduz aşısı… Ve bir de mahalle kavgaları var taşlı sopalı. Velhasıl berbat bir şey (olmalı) erkek olmak… Sürekli vahşi bir at gibi koşmak ve çifteler atmak… Aman aman kalsın. Diğerleri beni ponponlu kabanlarım, kurdelelerim ve incili küpelerimle başbaşa bıraksın. İsteyen kız olsun isteyen erkek kalsın.

Sonra seneler geçti, hem de çok seneler….

Diğer cinsin çifteleri sakin birer adıma dönüştü gibi. Onlar sokaklarda turlarken oraya buraya yetişme , onun bunun havasına, onun bunun modasına ayak uydurma derdinden bertaraf, bizler kendimizi kuaförlerde bulduk, öyle ya saçlar düzleşecek- düzse kıvrılacak. Ve sonra kaşlar var alınacak. Ha bir de tüyler var yolunacak… Çocukken göze cazip gelen tüm detaylar (şimdi) birer birer üzerimize yıkılacak. Öyle ya “toynak”lara geçirilecek bir çift lastik ayakkabı ile iş bitmiyor. Şu kıyafetin altına gidiyor da topuklu ayakkabı, bu kıyafetin altına gitmiyor. E n’apmalı? Para biriktirip bir de babet almalı. İyi ama bu babet sadece pembe elbisemin altına uyar, mavi elbise altına sıkıp dişi bir başka rengini almalı. Ve hani şu çok sevdiğin etek var ya, bir türlü evdeki bluzlarla kesimini belli etmiyor… Sık dişini kızım, para biriktir, hani o mağazadaki şu bluz ne zamandır sana “beni al beni al” diye bağırıyor. Velhasıl kadınlık gerekleri bitmiyor Allah, bitmiyor…

Daha da konuşasım var aslında.
İş süslenip püslenme ile bitse ne gam… Süslen gitsin, güzellikten dert yanmakta nesi? Gerçi dert yanılan şey güzellik değil, kadınlar için konulan güzellik çıtasının yüksekliği… Güzel olmak için o kadar çok şart bir arada gerekli ki. Son cümleyi düzeltiyorum, güzel olmak için değil, güzel sayılmak için demeli. Çünkü yüreğime battı pek bir “tombuldak” eski bir (erkek) dostun geçenlerde bir kız arkadaş için dediği…(tombuldak lafına umarım kızmaya)

Erkeklerden yana şanssız bir ortak kız arkadaşdan bahsederken, tombuldak arkadaş şöyle dedi: her kadın gibi kendisine bakmayıp herkesten şikayet eden bi kız çocuğu :)

Oysaki, söz konusu arkadaş belkide tanıdığım en bakımlı kadınlardan biri. Kuaförlerin en sevdiği tiplerden, ve dahi butiklerin, kozmetikçilerin ve dolayısıyla bankaların da… Her daim ince kalmak için kendi boğazını sıkarak yemek yer, yaşı 30’a dayanmış da olsa 20’lere varmaz gösterir. Üzerindeki gömlek maviyse mavidir ayakkabıları, ve yeşilse gömleği gözlerinin rengindendir gömleğin albenisi… Üzerine bir de kariyer yapar ki değmesin nazarlar… Genç yaşına rağmen kartvizitinde hep yüksek yüksek mevkiler yazar.

Peki nasıl olur da kendine yönelik tüm emeğine ve mesaisine rağmen “her kadın gibi kendisine bakmayıp herkesten şikayet eden bi kız çocuğu” tanımlamasını hak eder?

Üstelik tombuldama konusunda kendisine engin hak tanıyan bir dost tarafından verilmiş bir hükümle….

İki resim arasındaki farkı bulun..
Ya da siz uğraşmayın ben söyleyeyim.
Biri kadın,
Diğeri erkek.

Hani biri evleninceye kadar rahibe gibi, öbürü de tenlerden tenlere gönlünce serseri mayın “olabilmece” olan cins(ler)

Ekim ayında doğmuş olmak berbat bir şey. Muhtemel ki “burç”lar safsata değil. Hele ki terazilerin adalet saplantısı türündeki söylemler hiç değil.

Duruyorum duruyorum haksızlıklara takılıyorum.

Bir elmanın iki yarısı,
Nasıl olur da bu kadar eşitliksiz algılanabilir diyorum.

Ve sonra boş bir anımda boş bir derginin sayfalarını çeviriyorum.


“Ağlama ihtimalinize karşı suya dayanıklı bir rimel kullanın.” diyor dolu gözüken ama bence boş bir sayfa….

“Allah alllllllah,” diyorum “Kadın olmak ne zor iş!”
Not:Resim deviantart.com'dan

3 comments:

Zeynep B. said...

Okurken yoruma ne yazacagimi tasarladim bir yandan. Ama zaten sen en sona yazmissin ! Gercekten "kadın olmak" zor iş, kardeşim ! Ah, bir de erkekler anlayabilse bunu....

evvelzamanicinde said...

Sevgili Binnur, anlatımına bayılıyorum desem herhalde mübalağa etmiş olmam. Yazılarını severek okuduğum ve gerçekten başarılı bulduğum nadir blog yazarlarından birisin. Ama ben altında senin imzan olan yazıları iki kapak arasında görmeyi çok isterdim. Okumayı çok seven bir okur olarak bir kitabın olsaydı mutlaka alır, okurdum.
Sahi, kitap çıkarmayı düşünür müydün?

sevgiler...

Binnur A. Ö. said...

Sevgili Evvelzamanicinde,

Sabah sabah bu ne büyük doping bana böyle :) Bir anda kendimi cok iyi hissettim. Her yazmaya calısan boyle midir bilmem ama ben yazım konusunda zaman zaman ümitsizlige düserim, hep bir dış destege ihtiyac duyarım... İyi yazıyorsun dediler mi havalara ucarım. Yazma ugrasına sahip kisilerin aslında boyle bir özguven eksikligine sahip olmalarının iyi bir sey oldugunu dusunuyorum. Boylece kendilerini hic bir zaman pişmiş hissetmeyeceklerdir. Pişmişlik hissi insana "pişkinlik" :) dolayısıyla ukalalık veriyor gibi.
Bak simdi bu cumleden sonra yazacagım cumle de umarım o hissi vermez sana. Benim bir kitabım var zaten, ama konusu baska. Ustelik bu kitap bana kendimi yazar gibi hissettirmiyor. NEdeni ekmek uzerine olması. Belki biliyorsundur "Taze ekmekler Sıcak Öyküler" veya ekmekkokusu.blogspot.com diyim...

Fakat ben kendimi anlatanne kitaplasırsa daha iyi hissedecegim. Bunun icin girisimin var mı diyeceksin? Hem var gibi hem yok gibi. BUnun nedeni sana yukarıda anlattıgım varolması iyi özguveneksikligi :)

Cok tesekkur ederim.. Gunumuaydınlattın.