11.11.07

Yazanlar ve Okuyanlar...


"Okuyucum" diye bir kelime var, pek bir hoşuma gidiyor. Ancak her güzelde bir kusur saklıdır gözlüğü ile bu lafa yaklaştığımda bu lafın ardında paçalarından kibir akan bir yaratık görüyorum, "okuyucum var " demekten korkuyorum...

İlkokul 5 civarı, artık sokakta gelincik tohumlarını ters çevirip geline dönüştürmenin, mahallenin en güzel kızı sandığımız hemcinsimizin gönlünde yer edip çocuklar arasında önem kazanmak maksadıyla tuhaf etkinliklere girmenin, apartman aralarında Türk Filmi canlandırmaları yapıp her seferinde ben Parla Şenol, yaşım da 16 olacak bu filmde, demenin artık o kadar da heyecan verici olmadığını keşfettiğimden beri ben yazarları çok ama çok önemserim....

O günlerde benden biraz daha küçük olmalarından dolayı bir çocuğun sokağa çıkmayı bırakma nedeni olarak kitabı ya da kitapları kabullenemeyecek çocuklar annelerine "Binnur abla hasta mı neden artık hiç sokağa çıkmıyor," diye sorar olmuşlar.

Evet, buna bir çeşit hastalık denebilir(di).

Evimizin yanında şehre inat bir vaha gibi uzanmakta olan konsolosluk misafirhanesi bahçesi manzaralı şezlongumda tüm gün yatmaktayım. Fakat bahçeye pek nadir bakmaktayım. Çünkü ben artık hastayım, bir kitap hastası... Okuyorum okuyorum, büyüleniyorum. Biriktiriyorum biriktiriyorum kitap alıyorum, tekrar okuyorum okuyorum büyüleniyorum. Annem konu komşunun oğlu orasını burasını burktu evde yatıyor diye gidip Peter Pan alıyor mesela, bana değil de ona alındı bu kitap diye için için bozuluyorum.

İşte o günlere dayanır benim peygamberler gibi yazarların da seçilmiş olduğunu dair düşüncem.

İşte bu yüzden her yazana “yazar”, onu her okuyana (yazmakta olana büyük payeler verecek diye) “okur” diyemem.

Ama dediğim gibi bazı lafların ardında paçalarından kibir akan yaratıklar saklıdır ve o yaratıkların göz göze geldiği insanı etki alanına alma gibi marifetleri bulunmaktadır.

Velhasıl ben de bir naçar insanoğluyum…

İzim verin kullanayım şu kelimeyi de rahatlayayım:

Bir “okurum” bana bir mesaj atmış.
Mesaj aynen şöyle:
biliyorum mutlaka cok yogunsunuzdur ama kendinizi bukadar zaman sonra boyle uzak birakmak sizi takip edenlere biraz haksizlik oluyor bence artik sik kullanilanlar listemde olmayacaksiniz, cunku beklemekten gercekten sikildim.
Bana yazma zorunluluğu yükleyen bu mesaja (ilk etapta )sinirlensem mi yoksa sevinsem mi bilemedim….

Nihai kararım elbette ki sevinmek…. Okuyucuma teşekkür eder üzerime aldığım sorumlulukları gerekçem ne olursa olsun “salladığım için” özür dilerim….
Bugün yarın yazı koyacağım sevgili Esra… Bir “okur” olduğun için çok teşekkür ederim :)

4 comments:

Aslı Cin said...

Ben okur yazarım olmaz mı? ;)

İyi ki geldin...

Demli çay said...

Çok şükür ki geldin, tam da blogunu yeni keşfettiğim dönemde buraları boşlayıp gitmen hiç yakışık almadı :))
Çocukken bende tıpkı senin gibi sürekli kitap okurdum, öyle bir hale gelmiştim ki, kitap okumadığım zamanlarda da hayalimde kahramanları yaşatıyordum, artık ben olmaktan çıkmıştım, benim bambaşka bir dünyanın içindeydim, sadce bedenen bu dünyada var oluyordum.
Ahhh yaralarımı deştin, son yıllarda hiç iyi bir okuyucu değilim.
yeni yazılarını heyecanla bekliyorum.
Sağlıcakla kal...
Demli çay

Binnur A. Ö. said...

ASlicim sana ziyaretimi yerinde yaptim zaten.
bu arada maden sodasi icin tesekkurler ;)

Binnur A. Ö. said...

sEVGİLİ dEMLİ çay,
demek yazılarımı sevdin (anlat dinliyorum ben :)) hosuma gidiyor boyle dönütler (bu arada bu dönüt lafını da okulda yeni ögrendim. tuhaf ama cazibeli bir kelime)

kitap konusuna gelince, yazıda itiraf etmedim ama artık ne yazık ki ben de eskisi kadar "demli" bir kitap kurdu degilim. sanırım bunun nedeni okuma ihtiyacımızın buyuk bir kısmını internet ile karsılıyor olmamız.

sevgilerimle