11.9.06

Klasik Saptamaları Küçümsememek Lazım Demek .....

Bir zamanlar bir mizah dergisinin bir çizgi kahramanı vardı. Ne tipi, ne de yaşadıklarından bir tanecik bile hikayesi aklımda değil şimdi. Ama adını hiç unutmadım: Öğreten Adam…

Adından da belli olacağı gibi öğreten adam yemez içmez herkese dersini verir, yol yordam bilen bilmeyen herkes onun bilmiş karışmalarından nasibini alırdı.

Herkesin hayatının bir köşesinde değip geçtiği ya da sürekli beraber yaşadığı bir öğreten adamı olmuştur herhalde. Bu tipler biraz itici biraz da komiktirler. Nizam intizam arayışları, her şeyin olması gerektiği gibi yapılması ile ilgili takıntıları nedeni ile hem biraz doğru hem de biraz yanlış adamdırlar aslında.

Çünkü insanı insan yapan galiba biraz da hatalarıdır. Aslında belki de insanı insan yapan hatalara karşı gösterdiği toleransdır demek daha dogru belki de.

Bugünden çok günler sonra, muhtemelen, lineer tarih kayıtları 2300’ü gösterdikten sonra, ortalıkta ziyadesi ile insansı robotlar (ki onlara ilim-bilim kurgu kitaplarında şimdiden “ANDROİD” adı ile rastlıyorsunuzdur.) dolaşıyor olacak. Şu Robbie Williams’ın “Bicentennial Man” filmindeki gibi hani….

NE seslerinden, ne tenlerinden, ne bakış ne mimik, ne jestlerinden, hiç bir şey ama hiçbir şeyleri ile gerçek insandan ayırt edilemeyecek kadar büyük bir zafer olacaklar bilim tarihi adına. Ama tek bir falsoları olacak bana kalırsa. O da hatalara karşı toleranssızlıkları.

İlhan Mansız bir gece kulübünden çıkıp polis kontrolüne yakalandığında doğal olarak dayadılar ağzına alkolmetrenin çubuğunu. Görünen o ki, Mansız, ehliyeti birkaç yüz yıl önce doğmuş olmanın getirdiği bir kader kısmet şansından dolayı polis memuruna kaptırmadı. Olması gereken değerden, yanlış hatırlamıyorsam, yalnızca 8 birim yüksek çıkınca ülkenin futbolda dünya 3. olmasında payı ve üzerimizde bu anlamda manevi hakkı olan adam, memur haklı olarak yol verdi, o da gitti.

Duygular güzel şeyler. Kenarda duran gazeteciler Mansız’a, biraz haber nesnesi olarak bakmanın getirdiği bir bakış açısı ile biraz daha katıydılar. Yani sanki biraz daha robotumsu mu demeli? Görev robotu türü hani.

Oysa alkolmetre bir insanın değil de bir android’in elinde olsaydı ölçüm limiti 150 mi örneğin, ibre 151’i vurdu mu robotun eli makbuza uzanıyor olurdu muhtemelen. Neyse ki hoşgörü diye bir kavram var. Bir de inisiyatif tabi.

Hani şu robotlarda olmayan şey. Programcı limitleri belirler, robota o sınırların içine sığışma görevi düşer, “bir eksik beş fazla, aman önemli değil,” diyebilme , bu kararı verebilme yetisi ise ancak insana aittir.

İşte bu yüzden üniversite sınav sonuçlarını değerlendirme görevi bir çeşit robot olan bilgisayarlara aittir. Sonuçları hesaplayanlar insan olsaydı, aralarında şöyle konuşuyor olabilirlerdi:

-AY ben bu çocuğu biliyorum, hem eski kayıtlarına da baktım. Bunun 4. girişi bu sınava. Bak şimdi 0.075 puan eksik kaldığı için yine yerleştiremiyoruz bir yere. Hay Allah gördün mü bak. Aman bu hayat heder olmasın. Gel biz yuvarlayalım bu notu. Girsin en azından son tercihine.

-Hah, iyi dedin. Yüreğim parçalanıyor böylelerine valla. Hele anne/ baba olduktan sonra hiç istemiyorum başarısız olsun çocuklar.

Böylesinin işleri daha çok karıştıracağını düşünsem de yine de hayal etmek hoşuma gidiyor.

Bir ondan, bir bundan bir çok duygudan bir demet olmak güzel bir şey. Annelik de böyle bir şey sanki. Hani aşure gibi. (çok evkadını vari bir tanımlama oldu- eleştirilere açığım. Ancak bundan daha iyi bir tanım bulamadım. Bulan bildirsin) Dersin ki kuru fasülye, nohut, ne arar bir tatlının içinde hem de cevizin kuru üzümün kayısının yanı sıra. Öyle demeyin ama, tüm bunlar olmasa aşure bu kadar efsanevi olur muydu?

İşte ben de bu yüzden şu kınadığım tiplerden biraz esin almanın beni daha iyi yapacağına karar verdim geçen gün.

Öğreten adam olmak mesela. Eğer ben öğretmesem kızım dağ adamı gibi yetişecek. Bir arada yaşamanın gerekliliklerini es geçecek, zarafetten yoksun, empati fakiri tolerans katili olacak. Bir androidden üç beş gömlek daha kötü bir durum yani.

Hayat okulunda bir evde okumaya devam ederken eşim, kızım, kedim, ben, geçen gün bir şey daha öğrendim, ya da teoride bildiğim şeylerden birini pratikle bir kere daha “bildim” onu anlatmak yazının başından beri derdim esasen.

Yazılarımı takip edenler bilir bizim renkçe kutup ayısından şekilce küçük boy bir köpekten bozma nev-i şahsına münhasır bir kedimiz var: Mırnık.

Kuş gözleme ve kürk altı ten serinletme bahaneleri ile balkon taşına göbeği yayıp yattığı zamanlarda birkaç gün ardı arkasına mide üşütmesinden muzdarip olur Mırnık. VE dolayısıyla ben de tabi. Ama temizlik ve dezenfektasyon yorgunu muzdaripliği benimki.

Senelerdir yılda birkaç kez olmak üzere bu problemle uğraşır dururum. Ancak midesi bulandığında bir eşek sesi ayarında kartlıkta maaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaw diye bağıran kedimizi yakalayıp der top banyoya atmaya çalışma çabaları halinde. Hayvancağız Allah bilir ne sebeple kovalandığını zannederek can hıraş kaçar benden.

Ama birkaç gündür farklı bir şey oluyor. Geceyarısı hayvanın huzursuz yalanmaları ile uyanıp daha usturuplu bir takip yolu izliyorum. Kaçmasın diye uygun yerde uttutp sevip okşuyorum.

Sevip okşuyorum lafını tekrar etmek istiyorum. Çünkü anahtar kelimeler bunlar. İşte bu yüzden belki Mırnık artık midesi bulandığında banyoya koşar oldu. Gözlerimize inanamıyoruz. Senelerdir çözemediğimiz problemi çözdük. Kedi severler bilir, kediler kaka ve çiş için sadece ve sadece kendi kumlarını kullanırlar ama midesi bulandığında tuvalete koşan kedi şimdiye kadar ne duydum ne gördüm.

Hani tekrar edile edile, dile pelesenk gönüllere daral hale gelen laflar vardır ya, hani sevgi her şeyi çözer türünden.
Gel de etme bu lafı şimdi…


Resim not: Bu elbet Mırnık değil, ayrıca Mırnık tuvaleti değil, yeri hedefliyor ama olsun bu da bir aşamadır. Bu kedi ne yapıyor derseniz bence yaramazlık yapıyor derim :) Posted by Picasa

7 comments:

Aslicin said...

Gerçekten de öyle ama.Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır derler ya.

Ama tabii bundan anlamayan empati yoksunları da var hayatımızın bir yerlerinde. Bloglarda bile rastlıyorum . İnsanın en yalın en cesur şekliyle kendini ifade edebildiği bu bloglarda bile. İlginç değil mi?

Binnur Akhun Önen said...

Sevgili Aslı,
sanırım bloglar alemi küçük çapta bir insanlık mozaiği....

Az çok bilgisayar kullanmayı bilmeleri biraz kültürlü olduklarını düşündürse de insana aslında kültür ve duygusal zeka farklı şeyler ne yazık ki.
gerci insan okdukca, yaşadıkca gördükçe yani kültürel anlamda zenginleştilkce başkaları ile empati kurması daha kolaylaşır aama, kimileri için pek bir sey fark etmeyebiliyor.

Mutfak Robotu said...

bizim kedi de çok bağırırdı. koca arzusu ile yanıp tutuşuyor diye hep kızardık, utanmaz seniii, diye ! salona atardık geceleri onu, uyuyabilelim diye..:)

beni bekliyormusşun , geldim işte ! :))

Binnur Akhun Önen said...

Hoşgeldin canım :)

annelog said...

Hah nihayet okuyabildim fırsat bulup. İlk 6 yılın önemi burda işte, ağaç yaşken eğiliyor, iyi alışkanlıklar ve sağlam karakter temeli bu yıllarda atılıyor.
Mırnık'a da tebrikler.

yemyeşil said...

meşhur oldunuz artık az mı yazmaya karar verdiniz? :)şaka şaka...pazar günü hürriyette görünce sizi aileden birini görmüş gibi oldum.yanyana sevdiğim blog sahipleri duruyordu ve içimden " bizim kızlar gazetede" dedim..."bizim kızlar" ne güzel iyiki varsınız....

Binnur Akhun Önen said...

sevgili yemyesil
cok tesekkur ederim. beni cok mutlu ediyor böyle sevgi dolu tepkiler.
aslında yazıyorum birseyler. ama sonlandıramıyorum. yarım bırakıyorum. başka şeyler giriyor sürekli araya. aslında en cok istedigim şey bu sayfaya yogunlasmak. ama olmuyor. su aralar sanırım herkes icin zaman cok hızlı geciyor...

evet biz hepimiz birer bizim kızlar grubunun üyesi olduk.
cokhos bir aidiyet duygusu :)