7.9.06

......Çocukken Türkçe derslerinde büyük bir derdim vardı: Özetleme yapmak.

Bir hikâye, bir konu, bir kitap, özetlemem gereken her neyse hiç bir detaya kıyamaz, yemek yemekten nefret eden çocukların ağzında büyüyen lokmalar gibi küçültmeye çalıştıkça anlatacağım konu dallanır budaklanır kalbimi daraltırdı.

Hayatta neden kaçarsanız o hep peşinizde kalır. Tuhaf bir illüzyon gerçekleşir, bir gün bir bakarsınız kovalanan değil de kovalayan olmuşsunuz. Hani bir çöp tenekesi çevresinde hangisi önde hangisi arkada ayırt edilemeden birbirini kovalayan kedi ile fare gibi.

Bilgisayarların masaya, dize, cebe öyle çokça girmediği zamanlardı. Bir gün kendimi bir binanın 8. katında, her birinin mutlaka bir kaç harfi eksik beş daktilodan birinin başında buldum. Özetlemeye çalışıyordum. Tanığı olmak tüm günümü alan 4 haberi özetlemeye çalışıyordum, hem de her biri maksimum ama maksimum 1,5 dakikada okunacak kadar.

Kelime sayardık. Her iki kelimeyi bir saniye hesabından. Benim gibi anlatacak bir şeyi oldu mu kendinden geçen bir insan için ne büyük azap. Bir de aralara sıkıştırdığımız “doğal sesler” var tabi. Mesela bir mitingdesiniz son derece can alıcı bir cümle etmiş konuşan. Ancak aralardaki boşluklar hariç 10 saniye, boşluklar dahil 30 saniye. Olamaz, gidemez bana tanınan zamanın yarısı!

İşte “flaş atmak” ne demek o zaman öğrendik. TV’de birisi durduğu yerde konuşurken bir an araya beyaz bir kare girer, o kadar hızlı ki, fark etmek ile fark edememek arasında kalırsınız. İşte o’dur hayat kurtaran.
Gereksiz boşlukları almak böyle bir şeydir işte. Reji odasında sadece beyaz bir görüntünün kayıtlı olduğu bir kasetimiz vardı. Hayat kurtarırdı.

Beyazlık iyi bir şeydir, bunu ortaokul yıllarımdan beri biliyorum aslında ben. Geceleri, hayata karşı ne kadar da tek başına olduğumu ilk anladığım zamanlarda (ki buna ergenlik diyorlar), araya beyaz atardım ben. Biraz uzunca ama. Ancak o zaman bertaraf etmeye çalıştığım “boşluklardan” ziyade hayatın cevaplaması zor sorularının çokluğuydu.

Bakardım kafam iyice karıştı uyumak haram, karşımda bembeyaz bir kâğıt düşünürdüm. Beyaz bir kağıt kadar duru, beyaz bir kağıt kadar dingin olmak gibisi var mıdır!

Şimdilerde buna bir çeşit meditasyon diyorlar. “Var olmak”, düşünce çarkının tıkırtılarına kulak asmadan. Bir an olsun sadece “var olmak”.

Sonra beyaz kağıda bakışın daha kısa tutulması gerektiği zamanlar geldi işte, hani her şeyin “klip” hızında olduğu şu son 10 yıldan bahsediyorum.
Zaten konuşmacının 2 lafının arasına bir anlık değil de 10 saniye süren beyaz atarsanız TV vericilerine bir şey oldu sanırlar. Üstelik kimsede de bu dinginliği içselleştirecek, onu, şu çevremizde vızıldayan binbir aracın gürültüsünden bir anlık sıyrılıp ruhun kulaklarını dinlendirme vakti olarak görecek ne sabır var ne de niyet.

“Televizyonunuzu kapatın ve aileniz ile sohbet edin,” diyen bir harekata (mı demeli) rastladım geçenlerde. Mozart’ın piyano konçertolarından biri fonda çalarken ekrana değil de birbirlerine bakan insanlar geldi gözümün önüne. “hayal,” dedim. Akşam saatlerini tüm ilgiyi üzerinde toplamak isteyen doyumsuz bir çocuk gibi çalan televiyona ne kadar kızsak da, birkaç hafta evvel eşimle kendi aramızda “aman Eylül gelse de diziler başlasa,” diye konuştuğumuzu hatırlıyorum mesela.

Kitle iletişim araçları üzerine bir yığın laf kalabalığı yaptığımız ve bundan çokça haz aldığımız fakülte zamanlarının ağzı ile buna “sırtımızı dayadığımız güvenli hayatımızdan asla ödün vermeden bir sürü macera yaşama isteği,” de denebilir. Çünkü “hayal ve hayat” birçokları itiraz edecektir ama görünen o ki zıt kardeşlerdir.

Hayallerinizde çılgın ve büyük başarıların altına atılmış imzalarla dolu bir hayat vardır ama özgürce hayal kurma zamanları bittiğinde ve hayat koşusunun başlangıç çizgisine, az sonra öne atılmak üzere ellerinizi koyduğunuzda esas istediğinizin “dingin bir aile” olduğunu fark edersiniz.

Start silahını patlatan her kimse, o tetiğe dokunmadan kısa bir süre önce rotanızı değiştirme kararını vermişsinizdir bile. Ama yine de koşu başlar ve bir süre diğerleri ile beraber koşmaya devam edersiniz. Koşucuların teker teker ve sapır sapır yarışı bıraktığını, çimenlerin yeşiline, doğanın çağrısına doğru seyirtmekte olduğunu gördükçe biraz daha gevşersiniz. Doğa sizi çağırmaktadır. Bir bebek sesi duyarsınız derinden, onu kucağınıza almak, yüzüne bakmak, “Ağzı bana mı benziyor ne, ama gözleri aynı senin gözlerin,” demek istersiniz…

Çimenlere yayılmak güzeldir çok. O yeşil koku iliklerinize kadar işlemişken koşuya devam edenleri seyredersiniz. Başkaları da vardır: bedenlerini 2 metre kadar yükseğe fırlatan yüksek atlamacılar ve hatta sırık eşliğinde de olsa “kanatsız” yerden 5 metre kadar yükselenler, daha neler neler.
İnsanlar yükseldikçe aşağıda kalanlara o kadar küçük gözükürmüş lafına inanmıyorum. En azından ben “mundar de ” kültürü ile yetişmedim.

Aksine o yükselen insanlara gözlerimi ödünç verdim de aşağıda çimler arasında yatmakta olan kendimi küçük, belki de olduğundan bile küçük gördüğümü söyleyebilirim

Durum bu kadar kötü değil tabi. Tercihler vardır. Şurada ya da burada olmak. Her birinin kendine göre değeri her birinin toplum denen mozaiği oluşturma da belli bir rengi, belli bir deseni temsil etmesi bu yüzden büyük resmin güzelliğine katkıda bulunması gibi. Yine de sırıkla uçanın, çimlere yayılanda, çimlere yayılanın uçanda aklı kalıyor biraz, kabul etmek lazım.

Bir başka seçenek de koşarken yavrulamak ve yavruyu da kendinle beraber koşturmak tabi. Çalışan anneler görüyorum kendileri ile beraber sabahın kör bir saatinde evladını yataktan kaldırıp giydiriyor, soğukta sıcakta. Evlat erken bir yaşta erken kalkmak nedir öğreniyor. Ve akşamüzeri eve dönüyor olmanın mutluluğu nedir onu da tabi. Çimlerde evladım ile yayılıyor olsam da ben, çok değil bir yıla kadar bizim için de bu koşu başlayacağa benzer. Öyle olsun olmasın ve bilim adamları ilk 3 yıl çocuk, annesinin yanında olsa daha iyi olur desin demesin, öyle de böyle de anaları çalışan veya çalışmayan tüm arkadaşlarım aşağı yukarı aynı ruhsal durum içindeler. Sanırım bu demektir ki, bebeklerimizin ruhsal durumundan çok kendi korkularımız için evde oturmayı tercih ediyoruz. “Koskoca” spice girls Geri Halliwell doğurdu, tuhaf ama hoş isimli kızı Bluebell’i bakıcı ellerine bıraktı. Şimdi kızının bakıcısını dava etmeye hazırlanıyor. 4,5 aylık zavallı Bluebell’in orasında burasında morluklar bulmuş bir iş dönüşünde kadın…NE korkunç bir durum..

Hani insan düşünmeden edemiyor, ben ağzımı açsam ağız boşluğumda ki çığlığın yankısı Geri’nin ağzını açtığında yapacağı yankı kadar olmaz. Üstelik kadın basar Euroları (pardon İngiltere Euro’yu kabul etmeyen tek Avrupa Birliği ülkesiydi) basar çil çil sterlinleri bakıcının en bi şahanesini seçer. Bizler biraz daha ucuz olsun düşüncesi ile kimbilir ruhunda ne izler taşıyan insanları seçip de 3 kuruş paramızla rezil olur muyuz acaba. Ya da hani bir laf vardır ya “Allah insana çirkin şansı versin,” Allah insana Geri kadar zenginin öylesi tuhaf şansını vermesin.

İşte ondan sonra başlar fare mi önde kedi mi önde tartışması. Hep kaçmıştım özet yapmaktan, ama artık istiyorum ki özetleyeyim yine, gördüklerimi, “hayattan geçerken” izlediklerimi. VE istiyorum ki, eskisi gibi biraz ruj biraz allık, bir kot bir t-shirt, sandaletler ve fotoğraf makinesi, çekip kapıyı ardından çıktın mı, sokaklardasın cebinde bir gazetenin sana verdiği kimlik kartı. Özetlemek arzusu ile hayatı. Ama ardına bakmadan kapıyı çekip çıkma devri kapandı. Özetlemelerimi evden yapıyorum ben.

Yaşadıklarımı ve gözlediklerimi özetliyorum. Özetledikçe daha iyi oluyorum. Kedilikten de farelikten çıkmış, çimenlere yavrusu ile yayılmış “en bi” insan oluyorum. Koşanlara alkış tutan, durduğu yerde kendince kımıldayan…. Posted by Picasa

6 comments:

yemyeşil said...

gayet özetle diyebilir miyim bilmem.. ama belki sabah 6da çıkıp gece 9da eve dönebilen annelerden olmadığımdan, işim günün bir bölümünü bana bırakabildiğinden belki bu kadar rahat söyleyebiliyorun ki yavruyla koşan anne olmak yavruyla çimlerde oturup da içinden durmadan "aah hayat" diye inleyen bir anne olmaktan iyidir gibi geliyor.böylece yavru annesinin yüzünde sürekli soru işaretleri değil yorgun da olsa gülümseme görebiliyor.evet anne koşucu olmak çok yoruyor ama yavru için nefes de almış oluyor anne!böylece yopyorgun gecede ağzının kenarları yeryüzünü değil gökyüzünü gösteren biri oluyor yorgun anne...

Binnur Akhun Önen said...

:)
her şeyin bir iyi bir kötü yanı var elbet.

annelog said...

Yine nasıl güzel anlatmışsın. Evladın "kendini kurtarmasına" az kalmış bak. Bir sürü şey yazıp sildim. Özetleyemedim söyleyeceklerimi:)

MasaLcı said...

''Anne Olmak'' aslında doğurmaktan çok daha farklı bir şey. Bencillik, sabırsızlık gibi lükslerinizde yok ayrıca. Tıpkı yeni aşıklar gibi aklınız hep onda. Aşkın ömrü ise kendi ömrünüzle bir.
Sanırım yanlızsınız. Sanal alemlerde dertler anlatılsada, paylaşılsada insan gözlerinin içine bakarak dert anlatabileceği birini herdaim istiyor. Yoksa üst üste birikip sebep yokkken mutsuzluk oluveriyorlar.
Umarım evladınız aklı başında genç bir hanım olduğunda, sizin kendinizden ve eşinizden önce onu sevdiğinizin farkına varır ve sizi tüm kalbiyle takdir eder.

Aslicin said...

O televizyonun esaretinden kurtulduk biz. Yapacak o kadar çok şey var ki on zaman kalmıyor.

Bazen tembelliğim dediğim saatlerde uzanıyorum karşısına o kadar.

Annelik zor.Ama hem okuduklarımdan hem de çevremden gördüklerimden biliyorum ki herkesin bu zorluğa katlanması da farklı. Geçenlerde iş çıkışı oğluşu parka indirdiğimde, bir başka kadın çocuğu ile geldi, kadın gidip diğer arkadaşlarının yanına oturdu sohbete başladı. Çocuk yarım yamalak benden onu da sallamamı istedi. Annesinin bırak ilgilenmeyi dönüp baktığı bile yok. Ama bir başka çalışmayan arkadaşım bütün gününü çocuğuna bir şeyler öğretmeye adar. Biz çalışan anneler de öyleyiz. Nasıl arkadaşım evde oturmak istemiyorsa ben de çalışarak oğlumdan uzak kalmak istemiyorum. Ama düşününce çalışarak ona daha çok şey vaat edebildiğimi, özlemiyle akşamı gecemi haftasonumu ona adayabildiğimi görüyorum.

Bu konuda kafamın karışıklığı hiç son bulmayacak.

sammy said...

Binnur;
yazdıkların karşısında düşüncelerim o kadar çok ki özetlemek çok zor gerçekten. Ama deneyeceğim.

Annelik bence dünyanın en zor zanaatı. Zanaatı diyorum çünki gerçekten bana göre öyle. En azından ben kendimi öyle hissediyorum. İlk hamilelik döneminden itibaren başlayan ve ömür boyu süren bir sanatçılık. Anneliğin nasıl yaşanacağı kişinin isteğine, ekonomik durumuna, yaşam koşullarına bağlı.

Ama seçim ne olursa olsun bence önemli olan onların ruhlarında tahribatlar yaratmamak. Dışarıda çalışan annelerde daha sonradan çocuğuma gereken önemi veremedim diye aşırı üstüne düşmeden dolayı bazen gereksiz ilgi olduğu gibi, kendisi çocuğu ile ilgilenen annelerde de kendini ev işine fazla kaptırmadan dolayı gereken ilgi gösterilmiyor. Bu benim birçok ailede gözlemlediğim bir durum.

Sonuçta anneliği nasıl yaşadığımız değil çocuklarımızla geçirdiğimiz zamanın kalitesi önemli bence. Ayrıca anne olsun baba olsun kişinin her zaman kendine ait zevklerinin, özel ilgi alanlarının, hobilerinin olmasının çocuğuna vereceklerine olumlu katkılar sağladığı kanaatindeyim.