23.3.08

Sallanır ama Batmaz....


Son zamanlarda aklımda dolanıp duran üç kelime:

“Fluctuat nec mergitur”
Ya da /ve aslında / şu şekilde:
“Sallanır ama batmaz.”

Kanın ve gözyaşının uğruna ve uğrunda sular seller gibi akıtıldığı dünya başkentlerinden birine, Paris’e adanmış bir söz(müş) bu.
Ama Paris benim için koca bir yalan.
Benim hayatımın bundan sonraki “başkenti” kızım.
Uzun kirpiklerinin ucunda dikilip geleceğe baktığım, gamzelerinde kaydırmaç oynayıp, kalkık dudağında oturduğum, oturup da ayaklarımı neşe ile salladığım, boncuk gözlerinden evrenin kara deliklerine daldığım, yorulup da keman kaşlarında yattığım bir başkent bu…

Ve tüm başkentlerin doğmadan önce bekleştiği bir yer olmalı…
--
Kendini bilmez yeniçağcılar var oluşa dair işte böyle romantik yaklaşımlara sahiptirler…
VE hatta seçtik lerine ve seçildiklerine inanırlar; ama kendilerini ilgilendirmeyen insanlarca yalan koltuklar için değil, içlerine doğdukları aileleri ve oluşturacakları aileleri. Hem de çok önce, çoklar çoku önce….

--
İşte bu yüzden bir arkadaşımın minik oğlu bir gün annesine “annem olmam için seni ben seçtim,” dediğinde mutlu oldum. “Nasıl?” sorusuna gelen cevapla mutluluğum arttı ama son noktada şaşkınlığa dönüştü…
Minik oğlan doğmadan önce ona bir sürü kadın resmi gösterildiğini bildiriyor. Bu kadınlardan biri henüz o zamanlarda genç bir üniversite öğrencisi olan ve evlilik veya nişanlılık türü herhangi bir bağı olmayan sonraları annesi olacak kadın; arkadaşım…
Peki neden beni seçtin diye soruyor arkadaşım oğluna… O da diyor ki, en çok senin beni sevebileceğini hissettim.
Peki ya baban, diye soruyor arkadaşım. Babalar seçilmez, onlar sonradan gelirler diyor minik oğlan.

Bu konuşma olduğunda 3-4 yaşlarındaymış Uğur.
Sonradan sonradan reiki’di – yogaydı- yen çağdı çeşitli arayışlara giren annesi o günlerde tüm bu egzantrikliklerden bihaber, dolayısıyla oğlunu etkilemiş olma ihtimali sıfır.

Hamileliğimin ilk günlerinde anlattı işte bu hikayeyi bana arkadaşım. Son cümleyi de karnımı gösterip “işte anla ne kadar özel biri olduğunu,” diyerek tamamladı.

Birinin taa öteki dünya veya dünyalardan gelip de beni seçmiş olması fikri çok hoşuma gitmişti. Sorunlu geçen ilk haftalar daha bir katlanılasıydı artık.
Öyle ya, o biri dünyadaki tüm kadınların sevebileceğinden daha çok seveceğime inanmıştı onu. Böylesi bir inanç nasıl olur da karşılıksız bırakılırdı? Elimden geleni ardıma koymamaya kararlıydım, daha ilk günlerden karnımı sevip okşamaya başladım. Ancak bu durumda az biraz da olsa bir egoizm vardı. Dokunduğum karnımdı. Hamileliği sevdim, yollarda yürürken vitrinlerden yansıyan görüntümü sevdim. Biraz kafam karıştı. İçimde yeşeren hayatı mı, yoksa o hayat aracılığıyla kendimi mi daha çok seviyordum bilemedim. Yine de sayfalar dolusu yazılar yazdım henüz doğmamışıma. Bunlar aşk mektupları gibi tozpembeydi. Odağı belli ve netti. Ama ben bekledim. Birer birer sayarak haftaları bekledim, 9 ay sonra gelecek cevabı…

Dünyaya geçiş yapan bir ruha kapı olmak kolay bir iş değil. Bunun sarsıntısını, ve tekrar “tekilleşmenin” şokunu atlatmam sayılı ama çokça saat aldı. Ancak kızımın doğmadan evel benden almayı umduğu tüm başka kadınlarınkinden çok daha fazla sevgi sonunda geldi kalbimdeki yerini aldı. Böylelikle kalbimin ne kadar da büyük olduğunu görmüş oldum. Ya da büyüklük göreceli bir kavramdı. Eğer kalbimiz yumruğumuz kadardıysa yumruğum da göründüğünden çok daha büyük, belki de evren kadardı… Fakat hastalıklara karşı gücü sıfır noktasındaydı.

Üzerine titremek nedir, hangi sınırda başlar hangi sınırda biter kimse bilmez. Kendince bir şeyler yaparsın. Sadece kendince korur kollarsın. Ama yetmez. Çünkü doğmadan önce bekleştikleri yerler ruhların, son derece temizdir ve hastalıklardan muaf. Bulutların üzerinden ne beklenebilir ki zaten ve dahi dünya bu kadar pis ve kokuşmuşken, alışma sürecinin bu denli zor olmasına aslında hiç ama hiç şaşırılmaz.

Ama ben hala şaşırıyorum işte.
Bir doktor dan bir doktora,
Bir hastaneden bir hastaneye,
Bir gün serum kolunda, bir gün mercekli bir alet kulağında, bir gün kameralı bir çubuk burnunda…
Büyükçe bir ekrana yansıyan görüntüyü seyretmekteyiz babasıyla. Kanallar, yollar aşıyor minik kamera…
Büyük geniz etlerinden, onun sebebiyet verdiği kulak iltihaplarından bahsediyor doktorlar.
Sonra rota virüsü diyorlar fışkırarak kusmalarına ve ishallerine. Ve beklide çilektendir diyorlar ağzının yüzünün kurbağalar gibi şişmesine…
Tüm bunlar aynı zamanda olmuyor tabi.
Ama kreş kapılarında yakalayıp beni, ben size bir şey diyim mi, bir de şu doktoru deneyin dedirtecek kadar kimi insanlara, sık.
Çok hasta oldu bu çocuk deniyor. Niye böyle.. Nazar diyorlar ya da. Ve ya çalışan kadın ve çalışan çocuk dertleri vesaire.
Bense annelik hakkında düşünüyorum şurada burada, ruhum dar son zamanlarda… Sallanıp,sallanıp duruyorum. Yorganların titremelerime yetmediği bir gecenin ortasında kusan evladım için yataktan sapa sağlam fırlıyorum, her yeri temizleyip, gereken ilaçları içirip, yatağıma ve ara verdiğim titrememe geri dönüyorum.:
"Sallanır ama batmaz" diyorum, huzursuz bir uykuya dalıyorum.

5 comments:

Hayatta Giderken said...

Bu kadar mı güzel ifsde edilir annelik??? Kalemine sağlık öncelikle, ben çocukların ebeyevnlerini seçme hakkı olmadığını düşünüp, doğdukları ailenin bireyleriyle zorunlu akrabalık ilişkileri kurmak zornda kaldıklarını düşünürüm. Bu kurama göre bazıları doğuştan şanssız oluyor. Ama bir çocuk annesine, seni ben seçtim amme, diyorsa bu o anne için büyük bir ödüldür. demek ki çocuk mutludur o anneyle, demek ki anne anneliğini iyi yapmış, çocuğunu hep tatmin etmiştir. ne mutlu ...
Darısı başımıza ..:)

Anonymous said...

kelimeler bende sizdeki gibi ahenkle dans edebilecek değil elbette. hep klasik bir dizilişleri olacak mecburen. işte tam bu yüzden: ne güzel yazmışsınız, iyi ki varsınız.

rota çık sık galiba bu aralar. önce miniğe dadanıyor sonra ev haklını dolaşıyor aman dikkat. eksta hijyene ihtiyaç var.
iki yaşından büyükler daha kolay atlatıyor(muş).

çok çok geçmiş olsun.
sevgiler
kulpsuz

Binnur A. Ö. said...

Sevgili hayattA giderken ve Kulpsuz arkadaşlarım,

yorumlarınız icin cok tesekkur ederim. bunlar bana birer destek...

sevgili hayatta giderken, bu yenidendoğuş düşüncesine gre insanlar bazen acı dersler almaları gerektiğine inandıkları yaşamlarında kendilerine kötü bir aile ktü bir kader de secebilirmis.
VE sevgili Kulpsuz,
Rota virusu hakkatende ev halkını gezme egiliminde. İkidir eşim de kızımla beraber perişan...
Umarım beni vurmaz cunku annelerin boyle bir lüksü yok :( :)

elif tepe said...

eline,diline,sevgine sağlık.. "seçilmiş" olma fikri çok sıcak ve özel.. ne güzel!

çok çok geçmiş olsun.

asliberry said...

Canım benim hepsi geçecek. Kaç yıl anne sütü aldı. Bütün hastalıkların üstesinden gelecek. Büyüdüğünde sapasağlam, hiç yataklara düşmeyen bir melek olacak görürsün. Okula girip, başka çocuklarla olmaya başladıkları andan itibaren 4 yıl boyunca doktordan çıkmayacakmışız. TV'de bir Çocuk Hastalıkları Uzmanı söyledi.