22.7.07

Bir garip tatil.....

Hayat her yaz olduğu gibi “Zamanı geldi. Haydi azat- buzat,” dedi bize…

Pılıyı pırtıyı topladık, karadan-denizden-havadan giden (helikopter, aircraft ve çek çek hariç) olası her türlü aracı/a doluşup doluşup boşalttığımız bir yarım günün sonunda İzmir’in yavrusu Çeşme’deydik artık.

Çeşme artık gurbete demir atmış konuklarına ne diyeceği konusunda kararsızdı. Onlara ne “ben İzmir’im,” diyebildi, ne de “ben İzmir değilim.”

Türkçenin akrabalık başlığı altında türettiği her türlü isim ile [ki dahilinde vardır yenge, teyze, dayı , dede, kuzen, anneanne , babaanne, yiğen, enişte- menişte] çevrelendik günlerce.

Dünyanın tüm denizlerini gezmişçesine dünyanın en güzel kumunun ve plajının tam içinde bulunduklarımız olduğu konusunda yıllık konuşmalarımızı yaptık. Çok sofralar kurduk, çok sofralar kaldırdık. Hava sıcaktı ve orada olmak için bize göre en ideal zamandı.

Her sene olduğu gibi hiç tarzımız olmayan şarkıların söylendiği ve oluk oluk paraların akıtıldığı kulüplere bu gece olmasa da yarın gece “ kızı uyutup” gidebileceğimizi sandık ama kendimizi aldattık.

Karpuz yedik bostan bostan, kavun kestik eh işte arada bir fıstıktan…

Biz tabaklara yumulurken yemeden de yaşanabileceğine inanan veletlere tehditler savurduk bol keseden. Tehdidin bir halta yaramadığını öğrenemedik tekrardan. Ve uzmanların “çocuklarınızı zorlamayın, açlık sizin başaramadığınızı başarır,” lafının, yalan olduğunu ispat ettik bir yandan.

Her şey aynıydı velhasıl.

Bir tek yangın vardı farklı olan.
Gecenin ikisinde, mehtabın doğduğu saatlerde, binlerce kaplumbağayı, sincabı, karıncayı, cırcırıydı, uğuruydu onca çeşit böceği, tilkiyi, sansarı, fındık faresini yakıp da gelmiş olan alevlerin tehdidi ile kendimizi koyun öbür tarafındaki akrabaların yanına zor attık.

Terastan seyrettik alevleri. Hiçbirimiz doğmamışken henüz, tüm İzmir’i yakan yangını sanki yaşamışız gibi hatırladık. Nefret ettik.
Çünkü bilerek yakıldığı belliydi. Apayrı yerlerde onlarca ateş birden nasıl başlayabilirdi?
Birkaç gün sonra köylü pazarında bamya bulmak bir dertti. Tüm bamya tarlaları yandı dedi pazarcının biri.
Alın terleri gitmişti.

Hiçbir şey yapılamazdı elbet. Kim kimi yangının içine gönderirdi ki. Ama Aya Yorgi koyundan yükselip gece boyu göğe karışan müzik ve eğlence sesleri pek bir rahatsız ediciydi.

Gözümün önüne birkaç hafta önce seyrettiğim bir belgesel geldi.
Yedikleri eriklerin çekirdeklerini seneler sonra ağaç olarak geri almak için gömen ayılar üzerineydi….

Tam da karşı kıyıları cayır cayır yanarken eğlenenler hadi neyseydi de yakanlara ne demeliydi?
Ayı mı?
Aslaaaaa…

5 comments:

yummymummy said...

Binnurcum ne de guzel olmus... Kalabalik aile... Hayattan keyif alinsin diye var iste o...
...aaaa eller havaya yapmadiniz mi yani...nasil da kinadim bak simdi. oysa ki yapabildigin en dekolteyi yapip kendini ruhsuz kalabaligin orta yerine firlatman gerekiyordu. ne ayip....ne ayip....
:) sevgiler..

annelog said...

Dövünecek ne çok şey var!! Hangisine yetişmeli??
Bu arada, o aç kalan çocuğun yemek yiyeceği bir efsaneden ibaret bence ve o uzmanların çocukları kuvvetle muhtemel yok.

elektra said...

bu yangın meselesinde, aynen sana katılıyorum.
ayı mı?
ne ayıp...

Çocuk gibi said...

Binnurcuğum bir limon ağacımız var, üzerinde de minik limonlarımız, nerede ise 4 aydır gözlerinin içine bakıyorum, henüz bir zeytin kadar bile olmadılar. O kadar zor yetişiyor ki ağaç dediğin, böyle yanıp gitmesi içimi acıtıyor ama ne yaparsın, ayı kadar bile öngörüsü olmayan insanlarla bir arada yaşamak zorundayız :(

fikriminincegülü said...

Yetişmesi, oluşması yıllar yıllar alan ormanların, böyle bir anda yok olup gitmesi ne büyük acı. Ormanlarla birlikte yüreği yananlara insan diyorsak, diğerlerine ne diyelim. Ayı olamaz tabii ki. Çok üzücü.:((

Bazı çocuklar gerçekten aç yaşayabiliyorlar değil mi?:))