6.6.07

"Ben"den bir tane daha, ah buna üzülmeli mi sevinmeli mi?

Çok daha gençken “dünyanın halleri” daha dayanılmazdı. Oysa aksi olmalıydı. Gençsin ve kavak yelleri öyle mutedil değil, şiddetle esmekte. Bu durumda kafada kendine ve geleceğe dair odaklanılması gereken konular bile sabit duramıyor, kaptırıp kuyruklarını o anlaşılması zor rüzgâra, uçup gidiyor.

Ama öyle değildi işte. Hayat çok ağırdı benim için.
Kaldıramazdım gerçekleri. Üstelik 4-5 yaşlarında ölüm üzerine dedemden aldığım cevap da artık doyuruculuğunu yitirmişti. Neden ölüyoruz, demiştim su yeşili gözlerin güleç sahibine, demişti ki bizler ölmezsek yeni doğanlara yer kalmaz. E peki demiştim, ölünce nereye gideriz, demişti cennete. Nasıl bir yerdir cennet? Her istediğin olur demişti. O günlerde tüm istediğimin “gel parmağıma kon,” deyince uçup gelip konan bir kuş olması ne ilginç .
“Evet gelip konar,” demişti.
“Öleyim o zaman,” demiştim. Olmaz demişti, “Önünde uzun yıllar var.”.


Sonra, hayatımın 18. yılını sürerken bir genç
aniden
ölüverdi.

Hepi- topu okul kapısında bir iki kere gördüğüm bir yüz. Bir arkadaşın ablasının sevgilisi…
Dedemin dedikleri aklımdan uçup gitti. Hayat omuzlarımda ağırlaştı.
Hayat beni gerçeklere karşı buraya kadar koruyabilmişti. Hayatın pili bitti.

Siddartha gibiydi işte.

Hani Hesse’nin edebi dille anlattığı…


Bir yaşa kadar hayatın tüm gerçeklerinden ailesi tarafından titizlikle korunmuş prens Siddharta.
Bir gün nasıl olduysa sokaklara çıkmış, gerçeğin çırılçıplak ve tüm çirkinliği ile yatıp yayıldığı sokaklara. Cenazeler görmüş, yaşlanıp elden ayaktan kesilmiş insanlar görmüş ve ondan sonra hayat rüyası sona ermiş onun için. Kafası bulanmış elbet. Gerçekten öte gerçek peşine düşüp nirvanaya erinceye kadar huzursuzluk sularında dolanmış.

Sonra.
O bir iki kere gördüğüm yüz güneşe sırtını dönüp toprağa kavuşunca hayat ile bozuştum… Neşemi kaybettim.
Haberleri derin bir acıyla seyretmeye, gazeteleri ise boğazımda bir yumrukla okumaya başladım.
Berbattı gerçekler.

Ölmek ne kolaydı. Daha da kötüsü “öldürmek” vardı haberlerde… Ölmekten bu kadar çok korkan insanoğlu nasıl olurdu da birbirini öldürürdü…
Hani hayat bir kereydi.
Neydi bu sefillik. Hadi ölümü geçtik, insanlar adam gibi bile yaşayamıyorlardı.

Bir de çocuklar vardı.
Hayatın En çok katlanamadığım kısmı, anasız babasız, hepsinin de saçı “besleme” modeli kesilmiş çocuklar.

Canım sıkılıyor. Gerisini anlatmamalı.

Lafın kısası, hayat çok ağırdı.

Sonra biraz büyüdüm galiba. Hayatın rasgele fırlattığı oklardan kaçabilmeyi öğrendim yavaş yavaş. Haber seyretmez, gazete satın alma denebilecek bir haldeyim son yıllarda. Ne yazık ki tam olara sıfırlayamadığım bir alışkanlık söz konusu her ikisi için de.
Eşim ustalıklı bir kumanda kullanıcısı sayemde. Bakıyor haber kötüye gidiyor. Bir çocuk eziyet görmüş, haber onu anlatmak üzere, ya da ekranda bir şehit cenazesi – tık diyor başka bir kanala geçiyor. BU seni seviyorum demek aslında. Hani Siddharta’nın ailesinin ona yaptığı şey.

Ama bana o kadar görüntü bile yetiyor. Boğazıma yumruk oturuyor. Çoğu zaman da çaktırmadan ağlıyorum. Nefret ediyorum- nefret. Başka bir şey yapamıyorum.

İşte hayat bazıları için böyle zordur. Ben bu aşırı duyarlılıkta nadide olduğumu sanıyordum. Ne tuhaftır ki bana gülmeketen gözlerimden yaşlar getiren bir yazısı ile tanıdım ben benim gibi birini. Biri dediğime bakmayın, Aslı onun adı. Çok sevgili Aslı hatta.

Sevgilisi iken kocası, bir buluşmaya yolunda başına gelen talihsizlikleri anlatıyordu Aslıcım.
Çok tatlıydı anlatımı, beni sardı, hayatının içine aldı ondan sonra.

Başladım sanal evine gidip gidip gelmelere…

Uzak durmaya çalıştığım hayatlara bir nevi gözlük oldu bana Aslı. Sanki hayat acımasız parlaklıktaki bir ışık kaynağı, Aslı da benim güneş gözlüğüm.

O’nunla çok benzeşiyoruz. İkimiz de hayatı, ve (benim deyimimle) yaşamı deneyimlemeye gelmiş insanları çok seviyoruz. Ama çok anaç bir sevgiyle. Dayanamıyoruz düşüp kalkmalarına onların. Oturup onlarla beraber ağlıyoruz.

Ama arada bir fark var.
Ben biraz daha katılaştım, ben bir kaçacak yan yol buldum ya da ve bir felsefe geliştirdim kendimce… “ya ben burada olmasaydım,” diyorum artık mesela.
Ya ben tüm bunlara tanık olmasaydım. Bu bir ağrı kesici sevgili Aslı, sana da tavsiye ediyorum.
Aslında tam olarak benim felsefem de sayılmaz bu.
Kuantum Fiziği diye bir nane molla var ya, işte ordan çalıntım şahsen.
Hani Schrödinger miydi neydi, onun kedisi var ya. Onun üzerine bir hikâyeden öçğrendim.
Konu karısık, ya da tam hatırlamıyorum.
Bir kutu içinde bir kedi var. Sen bakınca öldüğü görüyordun. Ama sen bakmayınca ölmemiş oluyor.
NE bileyim işte. Cennette değiliz velhasıl. Bırak Kuşları (gelip parmaklara konsunlar-söz dinleyip) insanlar bile söz dinlemiyor, birbirlerine eziyet ediyor.

Bakma Aslıcım. Bakma..

Ah aslı…
Yalnız olmadığımı bilmek ne güzel.

Ama benden bir tane daha olduğunu bilmek de kötü.

KEske sen bu kadar duyarlı olmasaydın bari.

Cunku sen bakmamayı başaramıyorsun.

Ah aslı,
Bir koli göndermissin bana. İçinde sevgi var.
Elimi neye atsam “hiiiii” dedim.

Olamaz. Bu kadar mı seviyorsun beni…

Tüm bunları yazdıran şey elbetteki bana gönderdiğin nesneler değil,- onların gerisindeki kardeşlik duygusu…

beni tanımayı isteyip beni tanımak için harcanmış zamanların göstergesi hepsi birer birer.
Kendimi çok değerli hissetim ben. İşte bu ne güzel bir hediyedir.

Yaman’nın gülen yüzüne baktım bir de, ve Nehir’e benzettim…. Nehir geldi sonra,
Anne bak Hihi dedi.
Biliyorsun Nehir kendine hala hihi diyor.

Kızım o Yaman dedim, çok yakında gelecek bize…
Şimdi iki “değil mi” li cümlem var sana.

Kardeşim benim, geleceksiniz değil mi?

Bir de kardeş çocukların birbirine benzemesine şaşırmamalı değil mi.




Resim: sisters
Asli: Asliberry.blogspot.com

3 comments:

asliberry said...

Sevgili Binnur böyle güzel bir yazının ardından ne yazacağımı bilemedim. Biraz utandım da.

Elbette geleceğiz.
Kesinlikle benzemeleri çok normal.

Ben ne maceralar yaşadım bir bilsen, Kadıköy'ün Altıyol'undan girip, Akmar'ına kadar pop-rock-heavy metal t-shirtleri satan dükkanlarının hepsine girdim. Yeni yetme çocuklar bana, "netro tal, netro tal?" dediler. Ben de Jethro Tull, Jethro Tull, hani solisti İan Anderson, hani tek bacağı havada flüt çalar deyip, şu resimdeki gibi bir bacağımı dizden büküp, elimde flüt varmış gibi, İan Anderson taklidi yapmalar, JSB'nin Boureé'sine yaptıkları eşsiz bir flüt yorumları olduğunu söyleyip, melodisini mırıldanmaya çalışmalar. Nasıl bilmezler, hem de müzikle içiçe yaşıyorlar diye sinirlenmeler. Her dükkandan çıkışımda demek ki o kadar da cahil değilmişim diye böbürlenmeler. (Oysa bu hayatta beni en çok üzen şey kara cahilliğim ve bunun bana verdiği yetersizlik duygusudur.)

En son ben yaşlarda bir çocuk "ooooooovvvvvvvv, nerelere gittiniz, o grup çoooooooook çoooookkk eskiiiiiii, siz mi dinliyorsunuz" diye sordu, çok sinirlendim, "ben de dinliyorum ama bir arkadaşım çok ama çok seviyor ve ben saatlerdir ona bir t-shirt, hadi t-shirtten geçtim, bir buzdolabı magneti bile bulamıyorum" dedim.

Sonunda bir arkadaşımız aklıma geldi, beğendiğim figürü bilgisayar aracılığıyla yolladım, Mehmet'te arkadaşımızın dükkanına gidip figürü bastı. Ha unutmadan tersten ve soğuk suda yıkayacaksın ve elbette tersten ütüleyeceksin. Umarım üzerine olmuştur. Sen çok zayıfsın, small olmasına rağmen, gene de büyük gelir gibime geldi.

Umarım beğenmişsindir. Ve umarım Nehir'de beğenmiştir.

Seni çok seviyorum.

fikriminincegülü said...

Bu kadar duyarlı olmak, zaman zaman yorup, yıpratsa da, insan olmanın gereği sanırım.
Bloglararası dostluk ve kardeşlik bağları kurulması da ayrıca mutluluk verici. Daim olmasını dilerim.

Anonymous said...

Merhaba Cok güzel bi blog.. Basarilar... ve Hanimlarimizi www.Hanimlar.de.vu adresine bekliyoruz.. hoscakalin