17.5.06

......her şeyin ters gittiği bazı günler vardır.

Kurusun diye astığınız çamaşır’ın üzerine kuş def-i hacet yapar mesela.

Ya da rahatlamak için dinlediğiniz online klasik müzik kanalında birkaçı hariç her eserini içiniz akarak dinlediğiniz Mozart’ın bile işte o en sevmediğiniz, en “zorlama sevimli” bulduğunuz parçası çalmaktadır (A little Night Music'in tanınmış olan parçası değil de diğerlerinden biri).

Kızınız 1,5 yaşında olmasına rağmen 1 yaş sınırını geçtiği için artık otoriteler tarafından 2 yaşında sayılmaktadır ve işte tam o yaş “ inat yaşıdır” ...

Ve siz de tam bu yüzden, onun yemek yemesini sağlamak için değişik taktikler geliştirmişsinizdir:

---Kaşığı ters tuttuğu için çorbayı bardakta ver,

---sen içirmek istediğinde, ne kadar aç olsa da, genizden gelen tuhaf bir ses ile itiraz ettiği için bardağı çaktırmadan onun yakınlarına koy,

---ilgilendiğinde içmediği için hiçbir şey olmamış gibi mutfağa geri dön,

---bir ara kafanı uzatıp baktığında genelde çorbanın içilmekte olduğunu gör.

Ama işte tam o gün iki elini birden çorbaya sokan evladının bu işi koltuk okşayarak taçlandırmaya karar vermiş olduğunu izle acı bir gülümseme ile.

Uyanık olmamın da insanı bunalttığı anlar vardır. BU durumda hesap biraz karışık: bunalmış olan tabiî ki çocuk değil, çünkü uykusuzluk ona hiperaktivite faturası halinde dönüyor, o fatura da siz de bunaltı yaratıyor.

Çok düşündüm cevabını bulamadım. Uykusuzluk ben de mahmurluk yaratırken kızımı nasıl bu kadar enerjik yapar?

Bu fırtınadan önceki sessizlik deyişinin tam tersi bir hal midir?
“Sessizlik Öncesi Fırtına”

3. denemeden sonra artık bu günün her şeyin ters gittiği bir gün olduğunu düşünmüyorum.

Sessizlik zamanı.

Yazımı yazarken pencereden dışarıya bakıyorum. Kuş kakası bulaşmış bebe pantolonu görüntüsü bile beni deli etmiyor artık.
Deterjan var, makine var, su var, elektrik var.

Bir de şu an mola var.
Daha ne isteyeyim..

Not: Ayrıca Mozart’ın tahminen Fiagaro’nun Düğünü operasından son aria çalıyor (bundan mutluyum). “Herkes mutlu” gibi bir adı vardı yanlış bilmiyorsam. BU tür rastlantılara kozmik şakacının işi dendiğini biliyor muydunuz?

 Posted by Picasa

12.5.06

......... Anneler günü sadece anneler için midir?(Bir de hayatımızda iz bırakanlara ithafen)

Geçen hafta bir yıldız daha kaydı: Atıf Yılmaz…
Kaç gündür bu konuda yazmak istiyorum, elim gitmiyor… Şimdi tam sırası…Çünkü annelik- anneler günü- babalık, ikincillik , sevmek ve emek vermek üzerine kafamdakiler.

Emek deyince de beynim tereddütsüz Atıf Yılmaz’ı çağırıyor…

İşte o yüzden bugün bunları yazmalıyım:

Anneler günü geliyor. Kafamda bu kavram ile ilgili tuhaf düşünceler uçuşuyor. Anneliği kutlamak ve kutsamak lazım evet, evet ama….

Kimilerinde olmayabilir ancak annelik içgüdüsü diye bir gerçek var…Evladını bitimsiz bir sevgi ile benimsemek çok şaşılası bir durum değil o yüzden.
Ama söz konusu gün, verilen emeklere atfen kutlanıyorsa işte özellikle buna diyecek bir şey yok…

Anahtar kelime: Emek…

A. Yılmaz’a dönelim: Hepimizin hayatına birçok filmle girdi çıktı Yılmaz. Ancak bir tanesi var ki kimse unutamaz.

Bir kere bile ağlamadan seyretmeyi başaramadığım Selvi Boylum Al Yazmalım’dan bahsediyorum.…

Başarı tam olarak kime ait? Hikayeyi yazan Cengiz Aytmatov’a mı, sinemaya uyarlayan Ali Özgentürk’e mi, filmi çeken Atıf Yılmaz’a mı, rol kestiklerini düşündürmeden rol yapan Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’e mi, sadece ilk notasını duyduğumda bile boğazımı düğümleyen film müziğinin sahibi Cahit Berkay’ın mı? Cevap belli: Hepsinin.


Film’in son sahnesi. Asya (T. Şoray) zamanında onu terk eden çocuğunun babası İlyas (K. İnanır) ile onu sahiplenen, başkasının çocuğuna tüm iyiliği ile babalık yapan Cemşit (A. Mekin) arasında durmaktadır. Ortada küçük Samet, tercih yapma zamanı. Asya’nın gönlü İlyas’a dönük, ama kararsız.
Samet “babaaa” diyerek Cemşit’e doğru koşar.
Asya’nın iç sesini duyarız, aslında İlyas ile konuşmaktadır:

Sevgi nedir?
sevgi emektir.
(ve bir kaç kelime daha)

Asya Cemşit’e doğru yürür…

Bundan daha iyi sözler, bundan daha iyi bir ekip, bundan daha iyi bir final bulunamayacağını düşünür ağlarım her seferinde…

Anneler günü mü dedik?
Annelik bir iç güdüyse, ve babalık iç güdüsü diye bir şey yoksa eğer, ben anneler gününde bana gelecek kutlamaların yarısından çoğunu Ertuncumuza, kızımın babasına iletiyorum.

Not: annecigime ve babacığıma da hiç bitmeyecek sevgimi gönderiyorum...


Posted by Picasa

11.5.06

******* Kedi bakımı zor iş. Adı üstünde “bakım”. Çocukken annem ile aramızda gelişen “kedi alalım” “almayalım” “alıcaz”,“almayacaz” (alacağız ve almayacağız) diyaloglarının nedenini kendime ait bir evim olduğunda bedelini ödeyerek öğrendim.

Kediler hiç büyümeyen çocuklar. İsterlerse halının üzerine kusarlar, size düşen pisliği yok etmek ve ortalığı bol amonyaklı deterjanlarla dezenfekte etmektir. İsterlerse kaka yaparlar (neyseki binlerce yıl öncesine dayanan asil bir içgüdü ile sadece ve sadece kumlarına) size düşen sık sık değiştirmek üzere koku emen kedi kumlarına para bayılmak kısaca kaka avcılığı yapmaktır.

Kedili hayat ile kedisiz hayat resimleri arasındaki 7 farkı bulun derseniz size 7’den çok madde işaretleyebilirim. Artık elinizde tuhaf bir fırça vardır mesela. Anacığının onun yalayıp temizlediğini zanneden kediniz mırıl mırıl mırıldanırken siz ıslattığınız fırça ile kediyi kaşağılamaktasınızdır. Kedi maması diye bir genelleme olmadığını bilirsiniz mesela: iyi mama vardır,- kötü mama vardır. Hekimden sorma çekenden sor deyişini haklı çıkaracak deneyimlere sahip olursunuz. Kısırlaştırılmış kedinizin magnezyumu bol mama yemesinin idrar yollarının kumla kaplanması demek olduğunu öğrenir, şehir ve dolayısıyla veteriner değiştirdiğinizde, veterinere “bu mamada ne kadar magnezyum var? Normalde ne kadar olmalı?” türü sorular yönelttiğinizde veterinerin verecek cevap bulamamasına içten içe kızarsınız.

Annenize küpe bile takamadığınız yılları hatırlarsınız kedinize iğne yapmayı öğrendiğinizde (tam 5 kere yaptım- iğrenç bir duygu)

Siz ne kadar temizleseniz de misafirler geldiğinde üzerilerine bir tel kedi tüyü bulaşır da onlar size bu konuda ukalalık yapar diye tedirgin olursunuz hep. İşte bu yüzden kedi beslemiş ya da beslemekte olan misafirlere karşı kendinizi baba evinde gibi rahat ve güvende hissedersiniz. Hamilelikte seçtiğiniz doktora suçlu suçlu

“yalnız benim kedim var,” dediğinizde onun tepkisi
“ne olmuş ben de 7 kedi arasında büyüdüm. Tıp fakültesinde toksoplazma nedir öğrenir öğrenmez test yaptırdık, bende çıkmadı kimi kedisiz arkadaşlarda çıktı,” olduğunda kalkıp onu öpmek istersiniz.

Ama bir lafla sakinleşecek kadar cahil olsaydınız zaten kedi besleyen biri olmazdınız ! Anlattırırsınız ona, ve dalarsınız internet deryasına. İçiniz iyice rahatlar.

Öğrenirsinizki daha çok sokak kedileri bu riske açıktır, çünkü lağım suyu- fare gibi mikrop taşıyıcılarla iç içedirler. Bir kedi hayatında (eğer geçirecekse) yalnız bir kere t. geçirir ve o dönem genelde yavruluguna rastlar .
15 gün içinde atlattığıbu hastalıga karşı bağışıklık geliştirir ve bir daha yaşamaz da yaşatmaz da böyle bir şeyi.

Ayrıca o dönemde hayvanın dışkısındaki mikroplar size ağız yolu ile bulaşmalıdır.
Hasta bir hayvanın dışkısında kakasını yaptıktan ancak 24 saat sonra patlayıp mikrop yayan kistler olur.

Siz kediniz sokaklarda geziyor ve çiğ et yiyorsa
hayatında daha evel t. geçirmemiş ve bağışık olmadığı için o an t taşımaktaysa
ve eğer dışkılamış da bir gun içinde kokuya dayanıp temizletmediyseniz kumu
ve dışkı ile birebir temas edip elinizi ağzınıza soktuysanız

işte o zaman tehlike altındasınız demektir (hamile iken özellikle). Tabiî ki hayat da başka türlü aksilikler de olabilir. Ancak iş sade bir biçimde anlatılırsa böyle.

Nasıl ki her gördüğünüz köpek kuıduz değilse, kediler de her an t. değildirler.

Ama evlat her şeyden önemli. Tüm testleriniz yaptırır ve dikkatli olmaya devam edersiniz (İşe artık çiğ köfte yememekle bşlayın mesela- inanın bir kediden daha tehlikeli)

Herneyse t. konusunu geçelim.

Bir de kist yapma olayı var. Kedi tüyü kist yapıyor bebeği koru lafları..

Valla köpeksever veterinerim söyledi: kist yapan ekinekok türü köpek tüyünde bulunurmuş kedi tüyünde değil.

Ama yine de kedi bakımı zor iş arkadaşlar. Henüz kızıma bir kardeş yapacak enerjiye, fikre, niyete sahip değilim. Evde onun boyuna yakın bir canlı olması içimi rahatlatıyor. Ayrıca hayvan seven insan da sever genellememe hizmet eder bir tavır sergiliyorum. Hayvan seven bir evlat yetiştiriyorum.

Hayvanları eşim de ben de çok severiz, ama onları yine de Nehir’in gözünden görmek isterdim. Neden mi Ne zaman gülen surat resmi görse miyyyyyyyaw, huv huv diyor da ondan. Posted by Picasa

8.5.06

******** Kadın saçı başı dağınık ütü yapmakta. Arka planda görünen adam kadının varlığının farkında bile değil, çok şık bir duruş ile gazetesini okuyor.

Kadın yılgın, dönüp adama bakıyor.

--Bu bana reva mı, sen keyif çat ben (muhtemelen Pazar olan o günde) tatil günü bile çalışayım, üstelik kendimi bile toplamamışım sizi toplamakla meşgulüm, diyeceğineeeeee.

Evet diyeceğine adamın kendisi ile ilgilenmemesinin kusurunu kendinde arıyor. Gidip filan marka şampuan ile saçını yıkıyor.
Artık saçları bir Japon kadınının saçları kadar düz, parlak ve kuzguni omuzlarına dökülmekte…
İşte istenen son. Adam gazeteleri bir kenara attı, kadını bir prensese eşlik edemişcesine tuttu kolundan yemeğe götürdü….

Bu bir reklam.. Ne yazık ki biz kadınlara ve tabiî ki adamlara da derinden derine mesajlar veren bir reklam.

Birkaç zaman önce bir yazı yazmıştım, yayınlamadım. Nedeni de kızgın ve saldırgan olarak gözükmek istememem. Her ne kadar içindeki avukat hiç susmayan bir insan olsam da hep varmak istediğim, olmak istediğim kadın tipi “sakin- prensesler kadar emin ve yavaş- bir iki kelime ile demesi gerekenleri özetleyen, diğer zamanlarda bir kuğu gibi süzülen dingin bir ruh ve beden sahibi” şeklinde özetlenebilir.

Buna süper ego diyorlar. Olmak istediğiniz ve olmak için didinip ödünler verdiğiniz şekil :) İşte egonuz bu yüzden hep yorgun, hep didinmekte ama çıtayı çok yüksek tuttuğu için sonuca varmakta zorlanmakta ve tam olarak bu yüzden kendine eziyet etmekte.

Bugünlük süper egoyu görmezden gelmek istiyorum*.
Çünkü gerçekler var. Ya da “şeytanın gör dediği” var.

Acaba kadınlardan çok şey mi isteniyor?

Bir yazı yazmışım, protesto dolu. Bir türlü kimi suçlayacağıma karar veremeyen bir giriş yapmışım. Bir erkekler kadınları bu hale soktu demişim, bir yok yok esas suçlu biziz demişim.

Gerisi şöyle:
Aslında bu konu bu kadar basit değil, inin bakalım bilinç altımın(mızın) derinliklerine onlar mı suçlu biz mi suçlu.
Onlar (yani bizi tamamlayanlar- erkekler) bizden güzel olmamızı istediler, bizden çok çalışmamızı istediler, bizden hem anne hem ev yöneticisi (bırakın öyle diyeyim- bu laf beni daha çok rahatlatıyor) hem iş kadını olmamızı istediler onlar biz bu üç “istihdama” (ki yalnızca biri para ve sigorta kazandırır) sahipken bizden hiç yorulmamızı istediler ve onlar tüm bunları yemek yemeden yapmamızı istediler (söyleyin bana başka nasıl 34 beden olunur) ve onlar tüm bunları g-string denen ve bir insanın bu işkenceye 10 dakikadan fazla nasıl katlandığını anlamadığım bir “iç” giysisi giyerken vasıl olmamızı istediler, demek istiyorum ama bilmiyorum hakkını veriyor muyum.

Yahu kim bunları karşısındaki istedi diye yapar. Yok yok yazının akışını değiştirdim. Bunu biz istiyoruz.

Süper güzel yemekler yapmamız gerek, ama yememeliyiz. Bir tuhaf işkence daha… Çok severek okuduğum birçok samimi blogda görüyorum ki bu enfes yemeklerin sahibi arkadaşlar “ay biraz kilo vermeye çalışmalıyım” cenderesindeler.

Aslında en bir sevdiğim alet ekmek makinemde pizza hamuru olmaktayken ve rendelenmiş kaşar, dilimlenmiş sosis ve satın alındığında zaten doğranmış halde olan (kadınları düşünenler de varmış demek) sucuk, yıkanmak üzere yazı yazmayı tercih eden sahip Ben’ i gözleyen mantarlar dizi dizi bankomun üzerinde beklerlerken ve bir de yine kızıma yediriyorum bahanesiyle 3–5 parça çikolatayı ağzımda gevelerken öfkem neye acaba?

Tabiî ki kendime. Çünkü ben de o kadınlardanım (ama normal giysiler giyen). XX kromozomun yan etkisi bu olsa gerek.

Ekmek yap, bir dilim al, kalanını komşulara olmadı kargalara dağıt… VE seni usta bir ekmekçi sansınlar. İnsan doya doya yiyemediği bir şeyin ustası olabilir mi? Sadece hastası olabilir, ama o şeyin değil, başka şeyin: “Süper kadın olma” hastası.

Ah yazık bize…

İşte bu yüzden ben bu reklama çok sinirleniyorum. VE işte bu yüzden “Çocuklarımıza verdiğimiz gizli mesajlar” adlı kitabı en yakın zamanda alacağım. Neme lazım yanlış bir mesaj vermeyelim.


Not: Sevgili eşimi tenzih ederim. Bahsettiğim şeyler binlerce yılın getirdiği cinsler arası eğme-bükme çabasıdır.


Not 2 *zaten bu süper ego'yu da babamın çocukken bana söylediği "kızım biraz yavaş ol, kız gibi ol!" türü laflara borçlu da olabilirim. O yüzden bu da vahim bir durum. Fakat yine de babama kızamıyorum. Sakinlik hoş bir şey. Ağır ol da saygı duysunlar :) Posted by Picasa

5.5.06


.........Arizona Üniversitesi’ne bağlı bilim adamları demiş ki , mikroplara en fazla maruz kalan meslek grubu öğretmenler.

BU şimdi mi söylenir!

Üstelik bilim adamlarının birkaç lafı daha var (bana). Masanız, hele hele klavyeniz tuvaletinizden 400 kat daha pis…

Çok meslek ve iş yeri değiştirdim. Ama en mikroplusunu hamileliğime denk getirdim. Bravo doğrusu. ( basından sonra, okul öncesi ve ilköğretim öğrencilerine bilgisayar öğretmenliği yaptım. Sayısını hatırlamayacağım kadar miniğin ellerinin dokunduğu mouselar ve yüz binlerce klavye vuruşu eşliğinde )

Bu bilim adamları "doktorları" telaffuz bile etmemişler. Yani mikroba maruz kalma konusunda.
E adamlar haklı. Hamileyken zaman zaman çocuklar yok oluverirlerdi, sorardım nerdeler.

-HA o mu, suçiçeği geçiriyor, evde yatmakta.

Peki suçiçeği ne zaman en bulaşıcıdır?
Döküntüler başlamadan, yani siz karşınızda sağlıklı bir insan duruyor zannederken.

Peki doktora ne zaman gidilir? E döküntülerden sonra. Bu durumda mouse’ı tutamayan ellere yardım eden ben, doktordan daha çok risk altında görünüyorum. Üstelik ben suçiçeği de geçirmedim.

Bahar su çiçeği ile özdeş benim için bu yüzden. Adı üzerinde çiçek işte, açmak için baharı bekliyor. Bir biri, bir diğeri sıradan bütün çocuklar sapır sapır açıyor …
Ayrıca bahar benim hamileliğimin ilk üç ayına da denk geliyordu. İçinizdeki gelişmekte olan ikinci canınızın en narin olduğu zamanlar.

HAspel kader durumlar.
Oysa annem benim son derece tetikte, çok dikkatli ve bebek için özenli bir hamilelik geçirdiğimi düşünüyor. Esas haspel kader doğanlar bizlermişiz.

Tokso plazma mı, o da ne yahu? “Yoksa ne “ala”zma” olarak adını değiştirmek lazım bizim neslimiz için.

Oysa, meslek değiştirememek (ki mazur görülür sanırım) dışında her türlü önlemi aldım ben.

Annem hamile oldugunu fark etmeyen gerzekler yüzünden ağabeyim ile beraber röntgen odsaına bile girmiş. Abim 3 yaşlarında, durmuyor. Rontgen çekildikten sonra demişler ki ona, aa siz hamile miydiniz?

Geçenlerde ben de girdim rontgene. Kapıda asılı olan hamileler giremez yazısını kör olsa okurdu.
70ler ve 2000ler

Arada uçurum var (sayılara bakın zaten) ...

------Valla Allaha emanet doğduk gitti. Ben x ışınlarının anne karnına giremeyeceğinin bir kanıtıyım galiba….

Foto: Nehir bir kaç saatlik... Posted by Picasa
******** İnternet deryası içinde bin bir hayat var.
Hepsini tanımak istiyor insan. Ancak son zamanlarda takıldığım bir nokta var. İnsan kendi hanesinden dışarıdaki insanlara yüzünü dönmek ve onları yazdıkları vasıtası ile görmek isterken kendi hanesine sırtını dönmüş olmuyor mu?

Sürekli dikkatimi Nehir’e veremem gerçi. Hatta bu onun istediği bir şey de olmasa gerek...

Yada bir yerde okuduğum gibi:
Çocuklar filizler gibidir iyi büyümeleri için fazla gölge yapmamak gerek.


Serdar Turgut’un geçenlerde bir yazısını okudum.
“Çocuğun doğduktan sonra endişeli bir hayat yaşamaya alışmalısın,” diyordu.

Ben bunu şöyle değiştiriyorum.
“Çocuğun doğduktan sonra, suçluluk duygusu ile yaşamaya alışmalısın!”

Şey, bunu daha çok anneler için söyledim tabi.

Kariyerden vazgeçsen de, ve hatta biraz da seni sen yapan bir çok şeyden, yine de suçluluk duygusu duyargaların hiç olmadığı kadar hassaslaşacaktır.
Alış buna!

Not: İşte bu yüzden sen netsin ben flu:) Posted by Picasa

3.5.06

******* Çocuklu hayat ne demek biliyor musun?

Ara ara sorduğum bu sorunun muhatabı çocuklu bir adam, üstelik çocuğu benim çocuğum.
-Biliyorum.
-Yok ya bir tek sen biliyorsun!
-Yahu sen ne diyorsun akşam akşam!!

Türü muhtelif cevaplarla susturulabilirim tabiî ki. Ama benim kibar eşim genelde anlatacak bir şeyim olduğunu, daha da önemlisi bunu anlatmazsam patlayacağımı ve bu sorunun anlatılacaklara bir girizgâh olduğunu bilir ve bekler.

Bu durumda genelde lafı uzatmam.
Tek cümle ile çocuklu hayat ne demek onu özetlerim.
Mesela şöyle:

Ne kadar üşüyor olsan da banyo kapın açık yıkanmaktır.
(VE tabi yerleri ıslata ıslata 2-3 dakika da bir banyodan uzanıp salonda oynayan çocuğun iyi mi hoş mu diye bakmaktır.)

Ya da şöyle:
Çöp tenekesinden nefret eder olup çöp torbalarını yüksekçe bir yerdeki bir vanaya asmaktır .
(Sürekli çöp tenekesinin kapağını açıp elini içine daldıran bir maymun var evde çünkü)

Ya da böyle:
Banyoda makyaj yaparken klozet kapağını mutlaka kapalı tutmaktır.
(ele geçirilmiş makyaj malzemelerinizden biri her an tuvalete atılabilir.)

Ve böyle:
Mutfak çekmecelerinin yönetiminin sana ait olduğunu SANMAKTIR.

Vs. vs.

Listeyi elbette uzatabilirim. Ama Bunu zaman içinde yapmak isterim. Diğer yazılarda mesela.

Bugün oturmuş yine çocuklu hayatın gerekliliklerinden ya da insanın hayatına getirdiklerinden bahsediyordum kendi kendime, kendimle….Vardığım sonuçlardan biri özgürce zap yapamamaktı. Çünkü Nehir o anda es kaza denk geldiğim “S” logolu kanal hangisi ise onda kalmam için vücut dilini konuşturuyordu.

Bu kanal insanların cep telefonlarına belirli sms (yani bedel )karşılığı melodiler gönderen bir kanal. Sanırım varolma amacı da bu. Bu sebeple tahmin ediyorum iki elin parmakları ya da hadi olsun 3-4 elin parmakları kadar şarkıyı ezberletme ve sevdirme mantığı ile sürekli çalıyorlar. Zap arasında her gün bir kez bir şarkısına denk gelseniz o şarkıya alıştınız gitti bile. VE sanırım Nehir’de bu tür duruma iyi bir örnek teşkil etmiş.
Daha başkası da beklenemez zaten. Damarlarında büyüme hormonu dolaşmakta şu an. Bu hormon tanıdığım en iyi kafa yapıcı :)

Bir çocuğum olmadan önce, gazetecilik maceramdan sonra, öğretmenlik esnasında, yani tam da yüzlerce çılgın ilköğretim öğrencisinin arasındayken çocuklar için dilime pelesenk ettiğim bir tanımlamam vardı:

Çocuk olmak demek, bir çeşit deli olmak demek!

Düşünsenize gazeteciyken belediye başkanlarınının, vali’nin, başbakanın ve hatta bir kez denk geldim ama Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu toplantılarda bulunuyorsunuz. Herkes edebinle oturmakta ve hatta otokontrol diz boyu demek eksik kalır, boğazımıza gelmiş boğulmaktayız… İnsanlar bacak bacak üstüne atarken bile 2 saat düşünüyorlar…

Ama çocukluk öylemi. 2 yıl bir bilgisayar kursunda eğitmenlik yaptım. Sırasını beklerken ayakları yerde oturan çok az çocuğa rastladım. Hele bir tanesi, Kadir, sırtında sırt çantası, bir uğur böceği gibi sandalyenin üzerine konmuş, hatta daha da ötesi, poposunu tepeye dikmiş, kendine göre bir oturma fiili gerçekleştirmekte….

Bu çocukların kafaları sürekli “iyi”. Yani sokak konuşması ile söylersek “kıyak”.

Ayrıca sizinkileri bilmem ama benimki 1 köfte, 2-3 kaşık pilava bir öğün yemek diyor, üzerine de kalkıp 5 saat dans ediyor, yıkılmıyor…..

Süper bir hormon şu büyüme hormonu.
Ama tabi o dediğimden ben de yok. Varsa varsa yaşlanma hormonu var bende. O yüzden Nehir bugün “S” kanal ardı ardına marifetlerini sıralarken hiç yerinde durmadı. Ben de elim elimin, ellerim göbeğimin üzerinde oturdum onu seyrettim.

Bir ara kendimi iyi hissettim. Meğer 80’lerden de birkaç parça varmış repertuarda.
HEllo Africa tell me how you doin?

Onu bunu bilmem , perdeyi kapatırım, ben de kalkarım. Hem Nehir’de birkaç figur öğrenir. Ama öncesinde çok keyiflendiği kesin.

Şu an başka şeyler yapıyor olabilirdim. Ama dans etmekteyim.

İçimdeki ses konuşmakta:
-Çocuklu hayat nasıl bir şey biliyor musun?
Posted by Picasa